Başlığı batsın bu yazının

Bu yazıyı paylaş


Sizden başka kimseye ondan bahsetmedim. Yine bahsetmeyeceğim.

Size ondan sadece bir kere bahsettim isim vermeden. Yine vermeyeceğim.

Bir seneyi aşmış demek ki, onu bu arada görmedim. Görmemi istemedi. Hastaydı, biliyordum, aradım:

– Abi, sağlığın nasıl?

Bozulmuş gibi yaptı, sigara-içki kısığı sesiyle:

– Hadi len ordan zırtapoz, sağlığımı sormak da nereden çıktı durup dururken?
– Cumartesi akşamı seni görmeye geliyorum.
– İstemem, gelme; hiç biriniz gelmeyin…
– Cumartesi görüşürüz!

Kızdıracağımı bile bile gittim. Kapı duvar. Zaten teras daireyi bir hafta önce boşaltmış. Neyi var neyi yok, karşıki bakkal söyledi, at arabalı bir Çingene yükleyip götürmüş. (Kitaplara ve tarihi 33’lük plaklara yanmadım desem, yalan.) O da, Kürt bakkalla, alt katında yalnız yaşayan terzi Yulya teyzeyle, münavebeyle bir sene biri okuyup diğeri çalışan (!) Azerî kızlarla ve apartmanın altındaki bin yaşındaki sobacıyla alelusül vedalaşıp, elinde küçük deri valizi, yokuş aşağı yürümüş gitmiş. Arkasına bile bakmadan.

“Bunu sana bıraktı” diye uzattı Yulya teyze. Alıp uzun uzun baktım. Hüzünlendiğimi anladı, “Rahmetlik seni çok severdi” dedi. “Severdi, biliyorum…”

*

Bir hafta kadar sonra, Cankurtaran’da oturan bi’ balıkçı arkadaşının evinde, gece uykusunda ölüvermiş. ‘Kimseye haber vermeyin, beni, o da âdet yerini bulsun diye, namazımı kılmayın desem şimdi başınıza dert olur leşim, şuracıktaki bir camiden kaldırıp, ananım koynuna gömersiniz’ diye tembihlemiş.

Ölüm haberi geldi elbet. Ama duası okunmuş, üstüne toprak atılmış çoktan. İhtiyar balıkçı Nuh diyor, peygamber demiyor, hangi kabristanda olduğunu söylemiyor.

Zaten önemi de yok. Sevmezdi o böyle şeyleri. İnanmazdı.

Bize ‘huysuz ihtiyar’a uzaktan bir selam göndermek kaldı…

Bu yazıyı paylaş

Dam üstünde felsefe

Bu yazıyı paylaş


Teras dediğim, balkon aslında. Küçük üstelik. Ama çatıda. Sağa bak, Haliç,  sola bak Haydarpaşa’dan tut Bozdaoğan Kemeri’ne kadar… Hele geceleri, hele geceleri…

Mangal niyetine, yarı boydan kesilmiş bir saç sobası var, sacayağı üzerinde dingirdek. Bir köşede iki kişilik bir kanape, beyaz ferforje. İğrenç! Üstünde yastık olmadığı için adamın kıçına batıyor demirler, oturmak mümkün değil.

– Baba, şunun üstüne bir minder ayarlasak?
– Açık balkonda minder mi dayanır?
– O zaman bu bok yiyen balkonu niye işgal ediyor?
– 65’te evi aldığımda oradaydı…

Biz de yer taburesiyle yetiniyoruz. Zaten üç kişi zor sığıyor terasa. Ayrıca, ayakta durmamakta fayda var, balkon duvarı diz boyunda, insanın başı dönüyor kenara yaklaşınca. Balkon duvarı niyetine sıra sıra teneke kutular (hâlâ sarı Vita tenekeleri duruyor inanır mısınız!) içinde fesleğen, arapsaçı, galiba sardunya…

*

Geç bir vakit, damların tepesinde oturmuş, ateşteki dört kalem pirzolaya hamle etmeden rakımızı içiyoruz. Rakı içeceksin, biraya da göz yumulur. Başka şey içmek istersen… istemesen daha iyi olur!

Hayâl gibi şehre dalmışız. Camileri ışıklandıran projektörler karanlık gökyüzünde hayalet gibi uçuşan martıları aydınlatıyor.

Pek konuşmuyoruz.

– Sen o herifi ne kadar tanırsın? diye soruyor.

Mevzu en az bir saat öncesinden kalma. Demek ki susmuş, hâlâ onu düşünüyor.

– On beş, yirmi sene. Yani iyi tanırım.
– Hangi yüzünü tanırsın?

Bu bir soru mu, yoksa ağır bir eleştiri mi, bana haddimi bildirme mi, yahut felsefi bir boşvermişlik mi? Ne cevap verebilirim ki, bırakıyorum lafın tadını çıkarsın, yoksa “Ne yüzü?” diyeceğim, “… sen onun ne yüzsüz olduğunu bilmez misin!” Ama konu sulanacak.

Ufka bakarak susuyorum…

Az ötemizdeki imana yan bakan televizyon antenine küçük bir kuş konuyor. Rüzgârda dengesini bulabilmek için habire kanat çırpıyor. Boşluğa bakmaktansa, kuşu seyrediyorum.

– Yağmurkuşu, diyor.
– Ne?
– Yolunu kaybetmiş. Tatlı su kenarında yaşar bunlar. Jacques Rivière’in Rimbaud için söylediğini bilir misin?

Bilmeyeceksin, bilsen bile bilmeyeceksin, zaten laf damla damla çıkıyor ağzından, kesmeyeceksin. Bekliyorum.

Epey bi’ bekliyorum. Çınaraltı’nda nargile içip “sohbet eden” emekliler misali, dakikalar sonra, çoktan kömürleşmiş pirzolayı kapçık ağızlı maşasıyla dürteleyip lafın ardını getiriyor:

– Bir “monstre” der Rimbaud için, “insanlığa has duygulardan birini bile hissetmekten aciz bir ucube…”

Rimbaud deyince, Le Bateau Ivre’den bir kıta geliyor aklıma. Niye bu şiir, niye bu dörtlük bilmiyorum…E

Ve o zaman, dalgın ve hayran,
Bazen, düşünceli bir ölünün indiği
O yeşil mavilikleri yutan denizin,
Yıldızların parıldadığı sütbeyaz
Şiiri içinde yıkandım durdum.

– Zavallı! diyor. Za-val-lı!..

Sesindeki acıma ve tiksinki o kadar yabancı ki ona, gözümü ateşten alıp biraz da hayretle bakıyorum.

Bitmeyen bir sessizlik geliyor ardından.

Ta uzaklarda, Fenerbahçe burnunda falan, bir havai fişek gösterisi başlıyor. Önce kırmızı-mavi-sarı-yeşil ışık, ardından, birkaç saniye sonra, çatırtısı…

Az aşağımızdaki cemekânlı bir terastan, alkolün koyuverdiği kahkahalar yükseliyor. Ara ara, hani denizdeki gibi, kesik sesler geliyor bize kadar.

… yi gördün mü?
… vallahi, insanın aklı…
… be şekerim, inan…
… ha ha ha!

Ardından akort edilen bir keman ve ardından tanıdık bir ses yükseliyor:

“Sevgili gönül dostlarım, ben Orhan Gencebay! Yıllardır size seslenen, dertlerinizi, acılarınızı sizlerle paylaşan, sizlerle ağlayıp sizlerle gülen, alkışlarınızla, ilginizle büyüyen Orhan Gencebay’ım…”

Aslında asla arabesk dinlemediğini, ama bu gece hava bozulmasın diye dinleyenlere hoşgörüyle katıldığını belli etmek isteyen abartılı bir çığlık ve kahkahalar…

“Sevgili dostlarım, şimdi şöyle eskilere giderek dokuz yüz yetmişlerde yaptığım bir bestemle, saz arkadaşlarım eşliğinde albümüme başlamak istiyorum. Arkadaşlar hazır mısınız?”

Sessizlik…

“Daha güzel, daha mutlu, daha adil, sevgi dolu bir dünya için, barış için, insanlık için… Batsin bu dünya!”

Alkışlar ve histerik çığlıklar…

Önce bangır bangır giren, sıra kemanlara gelince ağır ağır kısılan bir müzik…

Bana kalsa, “Bırakın dinleyelim!” diye bağıracağım.

“Ya-zıklar olsun, ya-zıklar olsun, kaderin böylesine yazıklar olsuuun / Herşey karanlık, ner’de insanlık, kula kulluk edene ya-zıklar olsuun / Batsın bu dünya, bitsin bu rüya…”

“Bırakın Orhan Abi’yi dinleyelim” diyeceğim.

– Siktir et, zaten üç saat konuşmaya değecek adam değildir.

Ama dinletmiyor.

Ellerini iki dizine bastırarak fazlasıyla alçak tabureden doğruluyor, eşiği atlayıp içeri giriyor, çıt diye bir başucu lambası yakıyor, artık göremiyorum, bir şeyler yapıyor, ardından hafif bir müzik…

Elimde tuttukça ısınan terli rakı kadehiyle, aç karnına iki dublenin verdiği hafif baş dönmesiyle, uzaktan gelen “Ben ne yaptım kader sana, mahkûm ettin beni bana…” şarkısıyla tamamen kelalâka bir müzik…

Kyrie., Kyrie eleison…

Galiba Taizé Cemaati’nin Kyrie’siydi çünkü önce Almanca, sonra İngilizce, ardından Latince geliyor… Nefis bir dua ama Allah için rakıyla hiç gitmiyor. Zaten üç dört dakika sonra susuyor, tekrar sessizliğe bürünüyoruz.

Ben hâlâ, insan zarfında bir canlının ‘böyle’ olabileceğine ihtimal vermeyip, hafifletici sebepler arıyorum.

– Tanırım dedim, dedim ama, tabii bize gösterdiği yüzünü tanırım. Belki de iç dünyasında fırtınalar vardır; belki de geldiği yere gelebilmek, orada durabilmek için kişiliğinden, ahlâkından, insanlığından yaptığı fedakârlıktan o da rahatsızdır… Kimsenin iç dünyasını bilemeyiz ki…

– Tabii ki iç dünyasını bilemezsin.

Susuyor.

İçini çekerek bıkkın soruyor bu kez:

– Peki bi’ iç dünyası olduğundan emin misin?

*

Sohbeti, artık herkes kendi dünyasında, konuşmadan tamamlıyoruz..

Hürriyet 2.8.2006

Bu yazıyı paylaş