Pembe kadife gömlekli delikanlı

Bu yazıyı paylaş

Sabah yedi buçuğa doğru evden çıktığımda, onu sırtını bahçe duvarına dayamış oturur görüyordum. Belinde saç örgüsü plastik kemer göbeğinin üstüne kadar çektiği iki numara büyük blucinin belini iyice sıkmış, paçalarını itinayla kıvırmış. Sırtında pembe fitilli kadifeden kalın bir gömlek. Adem elması fırlamış kara boynuna kadar, son düğmesi ilikli. Ayaklarında, yine bir iki numara büyük beyaz bir tenis ayakkabısı, sağ teki hafif patlak.

Ben apartman kapısından çıkınca, her seferinde, ayağa fırlıyor. Ta arabaya oturup gaza basana kadar, saygıyla, biraz da endişeyle beni izliyor gözleriyle. Varlığının farkındayım, göz temasından kaçıyorum. “Şeere” gelmiş köy çocuklarını bilirim, mesafeyi ayarlayamazlar, sonra kırmayayım delikanlıyı. Ama bakıyorum, hayır, laf atmamı beklemiyor, sadece gözümün ta içine bakıyor, saygıdan gözünü benden ayırmıyor. Dikiz aynasından bakıyorum, arkamdan tekrar sırtını duvara verip çömüyor, sessizce bekliyor. Sadece bana değil, üstü başı düzgün kim geçse ayağa fırlıyor, saygıyla “diğeliyor” duvar dibinde.

Üst kattaki inşaatta çalışıyormuş. Herkesten önce, mesai başlamadan yarım saat, bir saat evvel gelip, orada bekliyormuş. Sonradan, Karslı bir Kürt çocuğu olduğunu söylediler. İnşaatlarda çalışmak üzere İstanbul’a gelmiş. Tembih etmişler zahir, çocuk çalıştırmazlar mı ne dedilerse artık, yaşını 18 diyor, ama taş çatlasa 14 yaşında, hadi bilemedin 15. Erken uzamış gibi bir hali var. Hani o yaşta çocukların önce eli, ayağı büyür ya… Fikirtepe’de bir inşaatta kalıyormuş, kimsesi yokmuş İstanbul’da.

Her sabah, erkenden geliyor, sanki birisi yerini kapacakmış gibi, gelip, inşaatı uzaktan gözetliyor. Sadece yanından hali vakti yerinde biri geçerse ayağa fırlıyor, dikkatle yüzüne bakıyor, saygıda bir kusur etme endişesiyle. Sonra yine gözlerini zor ayırdığı ikinci kattaki inşaate çeviriyor. Oradan bir hareket bekliyor, bir ışık, belki bir ses.

“Herkes bir çalışırsa, o iki çalışıyordu” dedi sonradan kalfa. “Hiç konuşmadı, sadece bir iş söylendiği zaman ‘Hah!’ demekle yetindi. Paraya çok ihtiyacı vardı belli ki. Öğleyin katıksız ekmek yiyordu. Gazete kağıdına sarılı olarak torbasından çıkardığı yarım ekmeği. Ustalar aralarında para toplayıp çay ve şeker alıyordu. Hiç katılmadı. İkram edileni de, sanki para isteriz diye korkarak içti…”

Her akşam, mesai bittikten sonra ayak sürtüyormuş. Kendine bir işler icat edip çalışmaya devam ediyor, millet kasketini alıp giderken ortalığı toplayıp süpürüyor, hani diğer işçiler gitsin diye bekliyor. Ki, her akşam çıkmadan önce, ustabaşına alçak sesle soracak…

Sesinde her akşam aynı umutla karışık endişeyle…

– Usta, ben yarın da geliyom deel mi?

Evet, gel! deyince, “Hah” diyor, içinde artık ne varsa, nesi olabilir ki, elinde beyaz bir market poşeti, hızlı hızlı çıkıyor. İnşaat gözden kaybolana kadar, dönüp dönüp bakıyor. Yerinde duruyor mu diye.

“Evine” tek otobüsle dönmek için ta köprünün gişelerine kadar yürüyormuş, gece vakti.

Mevsim ilerledi, pimapenler takıldı, mutfak dolapları da geldi… Üst katın tadilatı bitmek üzere.

Haftanın ilk günü, Kürt delikanlıyı göremedim duvar dibinde. Daha doğrusu, niye yalan söyleyeyim, saatlerce sonra fark ettim bu sabah, gırtlağına kadar ilikli pembe kadife gömleği, sıkılmış gibi göbeğinin üzerinde duran eski bluciniyle esas duruşta beni gözetlemediğini…

Akşam, her zamankinden erken döndüm eve. Üst kattaki kalfayı çıkmadan yakalayayım diye.

Pazar akşamı mesai bittiğinde yine sona kalmış, demek ki sesinde aynı endişeli umut, sormuş:

– Usta, ben yarın da geliyom deel mi?

Bu sefer “Hayır” demişler, “Senin işin bitti, hakkını helâl et!”

“Hah!” demiş.

İlk defa, Köprü gişelerine doğru yürürken geriye dönüp bakmadı, diyordu kalfa.


Hürriyet, 2003

 

 

 

Bu yazıyı paylaş

BEKLERİM !..

Bu yazıyı paylaş

 

Ekim 2001’de Milliyet okurlarına bir yazıyla veda etmişim. 15-16 yıl sonra geldiğim nokta gene aynı, ama bu sefer söylediğimi yapabilirim artık (yapmak zorunda kalabilirim, dürüst olmak gerekirse), ancak Heybeli yerine (Sait’in ve Meir’in anısına ve Rabia’nımın korkusuyla 🙂 ) Burgazada, ve fayton hayali de zor ama… gerçi ben atlara eziyet etmem!

*

Beklerim!

Başarı, çocuklukta hayal ettiklerinizi gerçekleştirmektir, derler ya…
Ben de kırkından sonra başarılı olmaya karar verdim.
Çocuklukta kurduğum hayalleri gerçekleştirmek üzere, gidiyorum.
Evet evet, bugün size veda ediyorum!
Heybeliada’ya yerleşeceğim. Faytonculuk ve balıkçılık yapmak için.
*
Hani çocuklara sorarlar, “Büyüyünce ne olacaksın?” diye.
Benim erken çocukluğum Yeşilköy’de geçti. Yazları da Değirmendere’de.
Kışın faytoncu, yazın balıkçı olurdum.
Yanımızdaki ahşap ev yandığında, itfaiyeciliğe de heves ettim bir ara, ama o geçiciydi. Faytonculuk gibi, balıkçılık gibi bir gönül eğilimi değil.
Yıllar sonra rastlaştığımız Koko, babası -toprağı bol olsun- Tanik Efendi’nin kamçısını elime tutuşturunca, söndü zannettiğim aşkım depreşti demek ki.
İstasyondan eve faytonla giderken, Tanik Efendi beni yanına alır, kamçıyı bana emanet ederdi. Atlarına vurmamak kaydıyla, şöyle havada şaklatmak için.
Yazın da Değirmendere’de balıkçı olurdum. Rahmi Kaptan’la sabah erken ağ çekmeye giderdik. Sonra, sahildeki kahveye oturur, sıcak çay ve taze poğaçayla karın doyururken, ağları örer, tamir ederdik.
*
Nihayet! Nihayet allı pullu bir faytonum olacak; biri doru, biri kır, iki de soğukkanlı atım.
İsimlerini (bana dizginleri de veren bir diğer faytoncu, Niyazi Efendi’nin atları gibi) Leyla ile Mecnun koyacağım.
Ama Yeşilköy’de arabacılık öldü artık. Değirmendere’de de balık kalmadı zaten.
Onun için Heybeliada’ya gidiyorum ya.
Küçücük bir kulübe, yanında ahır. Leyla ile Mecnun için. Mavi boyalı faytonum için.
Bir de aynakıç sandal. Adını, Burgaz’dan beni seyreden Sait’in anısına, gene Sinağrit Baba koyarım belki de.
*
Ne trafik, ne patron, ne mesai saati. Çam ağaçları, deniz ve ben.
Sabah gün ağarırken denize çıkarım. Kahvaltımı gene çay ve poğaçayla yaparım.
Sonra Leyla ile Mecnun’u ahırdan çıkarır, çivit mavisi arabaya koşarım.
İskele Caddesi’nde sıraya girer, başlarım 7.35 vapurunu beklemeye.
Beklerken de, bakarsınız param olur, bir Milliyet alırım.
Sizleri hatırlarım o zaman.
*
Bütün bu söylediklerimin -ne yazık ki- sadece bir cümlesi doğru; gerisi hayal.
Evet, bugün size veda ediyorum!
Çivit mavisi fayton, kırmızı beyaz sandal, Leyla ile Mecnun…
Olacak, bir gün hepsi olacak.
Kırk yıl bekledim, biraz daha sıkarım dişimi.
O gün, söz, gazetelere bir küçük ilan veririm:
“Çocukluk hayallerimi gerçekleştirdim.
Eski okurlarıma duyurulur” diye.
Kimse bir anlam veremez bu ilana, ama siz anlarsınız:
Serdar faytonu çekmiş kapıya!..
Belki Heybeli’ye gelir, misafirim olursunuz o zaman.
Yoo, ilk tur bedava, hayatta para almam!
*
Hadi, şimdilik hoşçakalın!

Milliyet gazetesi, 5 Ekim 2001

 

Bu yazıyı paylaş

Bir kenara yazalım dursun…

Bu yazıyı paylaş

 

Dünyayı yöneten” demeyeceğim çok iddialı olur, böyle bir güçleri olduğunu sanmıyorum, ama “dünyanın gidişatı hakkında şahsî ve sınıfsal çıkarları doğrultusunda bir takım alenî/gizli planları olan ve bunları legal/illegal yollardan gerçekleştirmeye çalışan” muktedirlerin, siyasî rejim olarak demokrasiyi gözden düşürerek otoriter bir ‘dünya devleti’ kurmaya hazırlandıklarına inanıyorum.

Emperyalizmin son oyunu olan küreselleşmenin ruhuna da uygun bir emperyal hayâldir bu.

Bunun için, demokratik batı ülkelerinde bir takım popülist, demagog ve faşizan şarlatanların seçimle başa getirilmesi veya siyaset sahnesine sürülmesiyle;

Diğer bir takım ülkelerde ‘demokrasiyi araç kullanan diktatörler’ anlamında kimi ‘demokratörlerin’ iktidara getirilmesiyle;

söz konusu muktedirler, dünya kamuoyunun gözünde demokrasiyi tartışılır hale getirmek ve ‘demokrasinin sonu ya diktatörlük ya kaostur’ algısını yerleştirmeye çalışıyorlar.

Dediğim gibi orta vâdede hedef demokrasiden vazgeçmektir.

Bu arada, Türkiye üzerinde oynanan oyunun bir diğer ayağı da, Türkiye’deki iktidarı itibarsızlaştırmak (başarıldı), batı dünyası için bir tehdit olarak algılanmasını sağlamak (hızla başarılıyor) ve Türkiye’ye karşı olası bir hukukî  yaptırımı hatta bir müdahaleyi dünya kamuoyu nezdinde ‘kabul edilebilir’ hale getirmek (şimdilik Overton Penceresi’nde ‘acceptable’ derecesinde)

İnsan haklarına, evrensel hukuk kurallarına ve çoğulcu demokrasiye saygılı meşrû bir hükümetle yönetilen bir ülkeyi kolay kolay vuramazsınız. Bunun en kolay yolu bir siyasetçiyi ‘bütün kötülüklerin sebebi’ olarak göstermek, yani ‘kötülüğü’ bedenselleştirecek (‘iyi’ batı ülkeleri için tehdit oluşturan) bir ‘kötü adam’, bir ‘şeytan’ yaratmaktır. Bu ‘kötü adam’ı hedef alırken, hem ‘özgür dünyayı korumak’ gibi meşrû, hem de söz konusu diktatörün halkını kurtarmak ve özgürleştirmek gibi insanî bir gerekçeniz olur. (Bakınız Usame Bin Ladin, bakınız Saddam, Kaddafi ve diğerleri…)

*

Özetle demem şudur ki…

  • Muktedirler, dünyada demokrasiyi önce tartışılır hale getirmeye, sonra gözden düşürmeye çalışıyorlar. Bunun için batıda bir takım şarlatanları, doğuda bir takım diktatörleri ‘seçimle’ iktidara getiriyorlar. Hedef merkezî ve otoriter bir ‘dünya devleti’ fikrini meşrulaştırmaktır.
  • Aynı muktedirler Türkiye’yi ise önce itibarsızlaştırmak, sonra tehdit olarak göstermek ve nihayet hukukî yaptırımlar uygulanabilir, hatta vurulabilir bir hedef ve/veya müdahale edilebilir bir ülke,,en azından ‘savunanı olmayan’ bir ülke haline getirmek istiyorlar. Bunun için, batı ülkeleri için tehdit oluşturacak bir ‘anti-kahraman’ yaratıyorlar. Hedef, küresel bir planın parçası olarak, Ortadoğu coğrafyasının yeniden çizilmesidir.

Şuraya yazalım dursun; umarım yanılıyorumdur.

Bu yazıyı paylaş

Eskilerden bir kitap eleştirisi

Bu yazıyı paylaş

Sümer (Özvatan) Hollanda seyahati öncesi havaya girmek için Harry Mulisch’in Süreç’ini okumaya hazırlanıyordu. Dur sana yaptığım tek ciddi kitap eleştirisini okutayım, dedim. Sonra, bari herkes okusun, diye düşündüm. (Herkes dediğim gene sadece Sümer olabilir. Bu blogu okuyan yok gibi geliyor bana.) 2005 tarihli. Cumhuriyet Kitap eki için yazılmış ama her nedense yayımlanmamıştı. 

*
*   *

Harry Mulisch’in Süreç’i hakkında

“Kutsal Kitap’a göre, insan iki kez yaratılmış, ardından bir üçüncü kez daha yaratılması gerekmiş. Tekvin’in 1.bap, 27.ayetinde şöyle yazar: Ve Tanrı insanı kendi suretinde yarattı, onu Tanrı’nın suretinde yarattı; onları erkek ve dişi olarak yarattı.” diyor Harry Mulisch yahut da kahramanı genetik uzmanı Victor Werker.

Yani Yaratılış’ta iki insan vardır, bir erkek ve bir kadın. Erkek Âdem’dir, ama kadın Havva değildir. Anaların anası Havva daha sonra, Âdem’in kaburgasından yaratılacaktır.

“Havva, Âdem’in ikinci karısıdır. Fakat birincisi kimdir, nasıl bir yaratıktır?” diye soruyor yazar, “Çok şükür uzmanlar bunu ortaya çıkarmışlardır: O Lilith’tir.”

“O da Âdem gibi tek başına yaratıldığı için kendine çok güvenir, Âdem’in boyunduruğu altına girmek istemez. Nasıl çoğalacakları söz konusu olunca (Sonra Tanrı ‘verimli olun ve çoğalın’ dedi.) Lilith alta yatmayı kabul etmez, araları tamamen açılır… Sonunda Lilith yapmaması gereken bir şey yapar: Lanet okur. YHVH’nin söylenmesi çok zor – ve telaffuz edilip yazılması yasak olan – 72 harflik adını ağzına alır, aynı anda bir iblis olur ve uçup gider…”

Bu aşamadan sonra Tanrı, Âdem’i bir kez daha yaratacak, kaburgasından da anaların anası ve yaratılışıyla Âdem’in tam bir erkek olmasını sağlayan Havva’yı var edecektir.

Harry Mulisch işte bu Yaratılış macerasının altıncı gününün altıncı saatinde neler olduğunu merak ediyor:

(Birinci saatte Âdem’i düşünen, ikinci saatte başmelekler kabinesinde tartışan, üçüncü saatte toprağı seçen, dördüncü saatte suyla karıştırıp çamur hazırlayan ve beşinci saatte Âdem’in vücuduna şekil veren YHVH) “Altıncı saatte de bu çamurdan bir golem yaratmış. (“Golem: Doğu Avrupa’daki haham efsanelerinde bir çeşit robot veya okmunculus! Alnına Kutsal Kitap’tan bir ayet konulunca, bir süre için canlanırdı.” Meydan Larousse) Ortaya çıkan artık organik bir yaratıktır, fakat henüz bir insan değildir… bu yaratığa yedinci saatte ruh üflemiş, sekizinci saatte de Âdem’i Cennet’e götürüp hayvanlara adlar verdirerek konuşmasını sağlamış…” (Yaşam konuşmayla başlar, insanı hayvandan ayıran şey konuşmadır.)

“Ben” diyor Mulisch – yahut da kahramanı Werker – “o gizem dolu altıncı saatte neler olduğunu, o anın ayrıntılarını çok merak ediyorum. YHVH ne yaratmıştı?”

Köktendincilerin Evrim Teorisi’ne savaş açtığı, Tevrat’a dayanan Yaratılış tezini üstün ve tek kılmak için Washington’dan Ankara’ya, Tahran’dan Vatikan’a uluslarüstü bir cephe oluştuğu, eleştiri ve tartışmaların genelde ‘Darwincisin, demek  ki dedenin maymun olduğunu kabul ediyorsun’ seviyesinde (!) sürdüğü bir ortamda, Hollanda’nın yaşayan en büyük yazarı – gene Doğan Kitap’tan çıkan Suikast’ın tadı hâlâ damağımızda! – Harry Mulisch’in Süreç’i, okur için bir nimet, bir entelektüel oksijen adeta…

Gerçi, ilk satırlarda okuru uyarıyor yazar : “Zaman öldürmek için bu satırları okumaya başlamış olan, en iyisi kitabı hemen kapatsın, televizyonunu açsın ve koltuğuna kurulup, köpüklü sıcak banyosunda yaptığı gibi arkasına yaslansın. Biz ise yazıp okumaya başlamadan önce bir gün boyunca oruç tutacağız, sonra temiz ve soğuk suyla yıkanacağız, ardından da değerli beyaz keten kumaşlara sarınacağız.” Ancak bu uyarı cesaretinizi kırmasın. Bu sözlerin ifade ettiği şey, aslında yazarın edebiyat dünyasına ve – belki de eserine – yüklenecek Yahudi-Hıristiyan köktendincilere peşinen ‘omuz silkmesi’nden ibarettir.

Harry Mulisch (1927-2010)

Evet, Süreç kolay bir roman değil, ancak Mulisch, tıpkı bir DNA sarmalı gibi, en ‘teknik’ konuları da, – doğumun ancak ölümle tamamlanınca anlam kazanması, Kabala, Pygmalion gibi – en felsefî tartışmaları da okura erişilir kılıyor ve en küçük bir biçim endişesine kapılmaksızın… müthiş bir roman haline getiriyor.

Süreç, bir eleştirmenin dediği gibi, insanın son satırını okuduktan sonra başa dönmek ve bir kez daha okumak ihtiyacı duyduğu bir başyapıt.

*

Süreç, Cennet’te sahnelenen bu ilk dramadan sonra Prag gettosuna atlıyor. Göklerin yaratılışının 5.352’inci, İsa’nın doğumunun 1.592’nci yılına. İhtiyar haham Jehudah Loew, halkını katliamdan kurtarmak için, İmparatorun emriyle bir golem yaratır. Bunun için Sefer Yetsira’yı yani Yaratılışın Kitabı’nı aylarca okur, sırlarına vakıf olduğuna inandığı gün, uygun çamuru, berrak suyu bulur ve elleri titreyerek YHVH’yı taklide kalkışır. (O hiçbir şeyden bir şey yarattı. Hiçbir şey olanı varlık yaptı.) Çamurdan bir vücut meydana getirir. Önce göbek deliğini açar, sonra onun da Âdem gibi anası olmadığını hatırlayıp kapatır. Nihayet, İbranî alfabesinin (‘Dünyanın İbranîce yatarıldığını unutmamalısın.’) kutsal 22 harfini kullanarak goleme can verir.

Sonuç bir felakettir. Bir harf hatası yüzünden (‘Tevrat’ı kopya ederken bir harf unutulsa dünyanın sonunun geleceğini biliyorsun!’)… golem bir erkek değil, bir dişi olur. Yani ‘yaratılan’ Âdem’in değil, iblis Lilith’in kopyasıdır. (‘YHVH de yanılmıştı: yarattığının ‘iyi’ olduğuna önceleri inanmıştı. Fakat zamanla bunun böyle olmadığı ortaya çıkmış, her şeyi düzeltmek için bir tufan ve bir kurtarıcı gerekmişti…’)

Haham Loew’in ikinci bir şansı olmayacaktır. Yaratılış’ı, Yaratan’ı taklit cesaretini çok pahalı öder.

Mulisch, edebiyat eleştirmeni Julia Pascal’in dediği gibi, inanmadığımız bir YHVH’yi sürekli taklit gayretimizi sorguluyor. ‘Hayatı yaratmak için’ (yani var olmayanı var etmek için) yapılan bu denemeler cezasız kalmaz.

YHVH’nin Dünya’yı ve Âdem’i yaratmasıyla başlayan Süreç, Haham Loew’ün başarısız golem denemesinin ardından erotik demek belki haksızlık olur ama ‘biyolojik’ – hatta biraz ‘hayvanî’- bir yaratılış sahnesiyle devam ediyor. Yazar bize kahramanı Victor Werker’in ‘ana rahmine düşüşünü’ anlatıyor. Anası, gebe kalabilmek için, kendisinden uzak duran kocasına bir tuzak kuracaktır.

Büyük acılar içinde dünyaya gelen Victor, ünlü bir bilimadamı olacak, inorganik maddeden organik madde, yani yaşamın primitif formdaki ilk hücresini (Eobiont) laboratuvarda ‘yaratmayı’ başaracaktır. Yani ‘çamurdan insana giden süreç’in ilk adımını tekrar atacaktır… Werker’in kalkıştığı, bir anlamda ‘Tanrıyı öldürmek’ değil midir? (‘Tanrı öldü’ vizyonu Nietzsche’nin Zerdüşt’ünde görülür. Yoksa yüz yıl sonra o, Victor Werker, hayat yaratmakla Tanrı’yı gerçekten mi öldürmüştü? Yoksa ‘Öldürmeyeceksin’ emrinin çekirdeğinde yatan ‘Hayat yaratmayacaksın’ emri miydi?’)

Neticede bir kez daha, YHVH’yı taklide cüret edilmiştir. Sonuç kaçınılmazdır. (‘O salı gününde büyük bir olasılıkla ilk insan Tanrı tarafından yaratılmıştı; ben prensipte bunun Tanrısız da mümkün olduğun gösterdim.’) Köktendincilerden Papa’ya, kıskanç bilim adamlarından sessiz telefonlara, birçok düşman edinecektir Werker.

Ancak Werker asıl trajediyi özel hayatında yaşayacak, inorganik maddeye hayat vermeyi başaran bilim adamı, baba olmayı başaramayacak ve sevgilisi onu terk edecektir. Karnında ölü bebeğini taşıyan kadını “yaşayan bir lahit” olarak nitelemesi, Werker’in yaşadığı ve “onun karnına ölümü koyan bendim” sözleriyle dile getirdiği vicdan azabı bir felsefî şaheserdir.

Ve Mulisch’in bu müstesna romanı, bundan sonra, bir bilim adamının doğmamış kızına yazdığı mektupları şeklinde sürer.

Mulisch/Werker bu mektuplarında yer yer ironiyle, hüzünle ve karamsarlıkla, teolojik-biyolojik-genetik ‘yaratılışın’ ötesine geçerek, edebî ve estetik ‘yaratıcılık’ hakkında da yüksek sesle düşünür.

YHVH’nın telaffuz edilemeyen adı, Evrenin ‘İbranîce’ yaratılışı, Âdem’in ‘konuşarak’ diğer canlılardan ayrışması, topu topu beş sayfayı aşmayan Sefer Yetsira’nın ebedî sırrı (‘Yaratılış Kitabı, yazıya yapılan en yüce övgüdür’), ismin önemi (‘Adolf Hitler değil de Bubi Mauskopf olabilir miydi adı?’) ve sonra DNA sarmalının yapıtaşları olan A, G, T ve C harflerinin oluşturduğu sonsuz kombinasyon derken… romanın akışı içinde anlıyoruz ki, söz ve yazı Yaratılış sürecinin temelidir.

Mulisch – kitabın ilk satırından başlayarak – romanı, yazarı, yazıyı, yazma-yaratma sürecini tartışır; harften heceye, heceden kelimeye, kelimeden cümleye ve cümleden esere geçerken, ‘Tanrı İnsan’ın (buna sanatçı da denebilir mi?) elinden çıkmış Yaratılış üzerine düşünür ve önemini teslim eder. (‘Watson ve Crick DNA’nın yapısını ortaya çıkarmamış olsaydı, birkaç yıl sonra bir başkası bunu mutlaka başaracaktı… Fakat Kafka Dava’yı yazmasaydı, bu roman sonsuza kadar yazılmamış kalırdı. Sözün kısası, bize sadece alçakgönüllü olmak yaraşır.’)

Mulisch Yahudi bir ananın ve Avusturya-Macaristan vatandaşı bir babanın çocuğudur. Ele aldığı ‘teolojik yaratılış’ın Yahudi-Hıristiyan inanışa dayanması doğal. Ama okurun, düşüncelerini İslâm’a doğru devam ettirmesine bir engel yok. Zaten… Kuran kelimesinin, ‘bir araya topladı, okudu, yazdırdı’ gibi anlamlara gelen ‘karee’ kökünden türediğini söylerler. Bunların dışında ‘okuttu, düzenledi, belli bir sıraya koydu, harflerin birleşmesinden kelimeleri, kelimelerin birleşmesinden cümleleri, ayetleri, sureleri bir araya getirdi’ anlamına geldiğini ileri sürenler de vardır. İslam inançlarına göre Kuran’ın bir diğer adı da El Kitab’dır (Meydan Larousse) ve Hz.Muhammed’e Mekke’de inen ilk vahiyler ‘IKRA’ yani ‘OKU’ buyruğuyla başlar.

‘Kendini Salieri mi sanıyorsun?’ demezseniz, size bir itirafta bulunacağım.

Hani Viyana’da İmparator 2.Joseph’in gözdesi ve başmüzisyeni iken, karşısına bir gün genç ve şımarık, Wolfgang Amadeus Mozart adlı bir çocuk çıkan Anatonio Salieri Usta’nın tanrıya sitemini hatırlar mısınız?

“Ömrüm boyunca Sana ve müziğe hizmet ettim. Ve Sen, şu yaşlı günlerimde, karşıma bu ucubeyi çıkardın. Niçin dehâ denilen ilahî kıvılcımını Antonio Salieri kulunun değil de şu şımarık çocuğun kalbine koydun? Tanrım, ben sana ne yaptım?”

Bizim gibi, işi yazmak olanlar için Harry Mulisch bir ucubedir!

Bu nedenle ebediyat dünyası, yıllardır Nobel Edebiyat Ödülü alamayışına hayret ediyor. Kaybeden Mulisch değil, Nobel oluyor…

1957’de Anne Frank Ödülü, 1961’de Athos Ödülü, 1980’de P.C.Hooft Ödülü kazanan, 76 yaşındaki Harry Mulisch, kahramanı Victor Werker’in ağzından örtülü bir sitem gönderiyor Nobel jürisine: “Geriye sadece defalarca Nobel’e aday gösterilip de, defalarca kazanamamış zavallı adamcağız kalacak… Eğer bu kişi bir yazar ise, kendisi gibi Tolstoy’dan Proust’a, Joyce’dan Borges’e daha birçok edebiyatçının da ödülsüz kaldığını düşünüp teselli bulacak.”

Serdar Devrim (Nisan 2005)
Süreç – Harry Mulisch – Doğan Kitap 2005

*

DİPNOT : Ne yazık ki, 5 yıl sonra, 2010’da aynı eleştiriyi şu önyazı ile tekrar yayımlamam gerekti : 

Hollandalı yazar Harry Mulisch 2010’da 83 yaşında öldü. Ülkesinde en prestijli edebiyat ödüllerini aldı, ama (bence hakkı olan) Nobel’i alamadı. O gün “burada detayına girmek istemiyorum” demiştim, bugün söyleyeyim: Anası Yahudi olan Mulisch kimilerinin gözünde ‘Yahudi olduğu için’, ama asıl kimilerinin gözünde (tam tersi) ‘yeteri kadar Yahudi olmadığı için’ kaybetti. Yani ne İsa’ya yaranabildi ne Musa’ya. Benim şahsî yorumum ki, yanılıyor olabilirim.

Bu yazıyı paylaş

Aynı okul, aynı yemekhane ve gene o yıllar…

Bu yazıyı paylaş

 

Ahmet (Eryılmaz) kişisel blogunda (*) ‘kurtulmak istediği’ bir anısını paylaştı. Birkaç yıl arayla, aynı yerde benim de benzer bir hatıram var, aklıma geldikçe sinirlendiğim. Ben de bu güne kadar kimseye anlatmadım. Galiba haysiyet meselesi yaptım…

Aynı mektep (Saint-Benoît), aynı yemekhane (girişin altındaki bodrum), hemen hemen aynı yıllar.

Ahmet haftalık mönüden bir iki örnek vermiş. Ben de bir ilave yapayım. Cumaları mutlaka buzhane kokan palamut tava çıkardı. (Katolikler cumaları et yemezler malûm.) Üstüne az sos dökülmüş pilav gerçekten nefisti. Haftanın bir günü de soslu rosto ve patates püresi çıkardı mesela…

Aynı yemekhane, iç karartıcı. Uzun salonun dibinde bir masa, öğretmenler yemek yiyor. Biz de 8’li masalarda oturuyoruz. Biraz askerî düzen. Birinci ihzârîdeyim (hazırlık), yaşım 11. En küçük biziz. Masalarda karışık oturuyoruz.

Öğlen sürveyanlar yok, çünkü hocalar daha okulda. Yemekhanenin disiplini ortaokul Fransızca hocası Orhan Bey’den soruluyor. Tanırsınız. Aktör Orhan Aydınbaş. (Hababam Sınıfı Sınıfta Kaldı filminde Millî Eğitim Bakanı, Banker Bilo’da belediye başkanı vs)

Orhan bey masaların arasında dolaşır, arasıra bir iki tokat atar, ki nefret ederim . (Neyse ki 8 yıllık ortaokul-lise hayatımda hiç başıma gelmedi.)

Daha okulun ve dolayısıyla yemekhanenin ilk günleri.

Masalarda sürahiler var. Bilirsiniz, kıçı geniş, boynu uzun, tepesinde gene camdan bir tıpaç… Yandaki gibi. 

Bardağıma su koymak için tutup kaldırmamla, boğazı elimde kaldı, kırıkmış meğer, dikkatlice yerine koymuş biri.
Masaya sular döküldü ve Orhan bey hemen tepeme dikildi.

– Keskisöpas? Kim kırdı bunu?
– Hocam ben, ama ben kırmadım, tutunca elimde kaldı.
– Kim kırdıysa parasını öder. 10 lira.
– Ama ben kırmadım. Birisi kırık parçayı yerine koymuş, elimde kaldı.
– Sus, ukalalık etme. Sürahiyi kırdın, parasını ödeyeceksin.
– Ama Mösyö sadece tutup kaldırdım, düşürmedim, çarpmadım…
– Kes sesini!

Ne kadar itiraz ettiysem dinletemedim, masadaki büyük öğrencilerin kahkahalarının arasında, aylık 12.5 lira harçlığımın 10 lirasını çıkarıp verdim.

Ve anneme babama bir şey söylemedim. Çünkü aptal yerine koyulmak ve bunun karşısında aciz kalmak çok koydu bana.

Sonradan öğrendim ki (burası şehir efsanesi veya kendimi rahatlatmak için sonradan uydurmam olabilir) o sürahi 3-4 kere kırılmış ve parası ödenmişmiş.

Daha ilkokulda (beddua ile andığım 2 kötü öğretmen yüzünden) ortaya çıkan, adaletsizliğe tahammül edememe ve susmama huyumun bir kaynağı da, şimdiye kadar kimseye anlatmadığım, bu haksızlık olmalı…

(*) www.ahmeteryilmaz.com.tr

Bu yazıyı paylaş
Bu yazıyı paylaş

 

Şubat ortalarında yaptığımız Canlı SADE’de, lütfedip gelenler hatırlarlar ‘Hayran olduğunuz yazarları, sanatçıları tanımamak evlâdır, yoksa fena halde hayal kırıklığına uğrar insan’ demiştim. Örnek olarak da İsmail Kadaré ve Dominique Lapierre’den söz etmiştim. Derdimi biraz daha genelleyerek anlattığım eski bir yazı buldum, 2007’de Onpunto’da yazmışım.

*

BÜYÜK ADAM…

Murat dedem, ismi lazım değil (zaten petkam sıkmaz kim olduğunu söylemeye) yakından tanıdığı bir Türk büyüğünden bahsederdi. Fikirlerine bağlılığından hiç şüphesi yoktu, ama bu ‘büyük adamı’ yakından tanımamış olmayı tercih ederdi. Tesadüfen ben de toplumun ‘büyük adam’ bildiği bir ikisiyle tanıştım.

Bunlardan biri bir büyük Türk şairiydi. Bir diğeri dünya çapında bir Avrupalı yazar. Sonra yerli yabancı bir iki büyük işadamı, dünya çapında sanatçılar, hatta bilim adamları tanıdım.

Her biri şüphesiz, kendi alanında ‘büyük adam’ idi.

Hiçbiri, benim ölçülerimle, ‘adam’ değildi.

Galiba ‘büyük adamlar’ yüksek dağlar gibi. Uzaktan bakınca başı bulutlara değen, heybetli, ulaşılmaz, yalnız…

Ama yanına yaklaştıkça, azametinin ve yüceliğinin aslında sarplığından, acımasızlığından, tehlikesinden (bıçak gibi keskin kayalarından, cam gibi kaygan buzullarından, ölümcül fırtınalarından, dondurucu soğuğundan) geldiğini fark ediyor insan.

Ne kadar ulaşılmaz, ne kadar gaddarsan, yoluna ne kadar çok kurban verilmişse, o kadar ‘efsane’ oluyorsun.

Olabildiğince sade olabilmek için, olabildiğince bilge olmak lazım’ der Ru-Bô.

‘Bilge’ sıfatını hak eden bir avuç (gerçek ‘büyük’) insan hariç, ‘büyük adam’ insan olarak pek makbûl değil.

İnsanî değerleri taşıyan insan, ‘büyük adam’ olası değil.

*

Acaba, toplumlar ‘büyük adam’ diye kabul edeceklerinde, insanî değil hayvanî değerler mi arıyorlar?

Otorite, acımasızlık, tuttuğunu koparmak, egoizm gibi…

Binlerce yıllık içgüdülerle…

Hani hayvan sürülerinin içlerinde en acımasız, en güçlü, en kurnaz olanı ‘alfa’ seçmeleri gibi?

Acaba, (Amin Maalouf’un romanında) Ömer Hayyam’ın Nizamülmülk’e dediği gibi, büyük adam olmak için, başkalarının üstüne basarak mı yükselmek gerekiyor? Acaba başarının sırrı bu mudur?

Yahut acaba, ben, ‘küçük adam’ olduğum için, ‘büyük adam boktan birşeydir’ diye uzanamadığım ciğere mundar mı diyorum? 🙂

Siz ne diyorsunuz?

Bu yazıyı paylaş

Yemma çoktan cennettedir

Bu yazıyı paylaş

Sümer (Özvatan) aradı az önce: “Serdar abi, şahsî blogunu çok boşladın, en azından eski bir yazını koysan…” Haklı. Bu vesileyle 8 Mart’ta bütün kadınlara sevgimizi ve saygımızı tekrarlayalım. 15 Mart 2008 tarihli eski bir yazı.

(Yazıyı müzik eşliğinde okuyun. Nedense o gün bu parçayı seçmişim.)

*

Baktım da, Tahar Ben Jelloun’un tek kitabını okumuşum. (La Nuit de l’erreur yani Hata Gecesi. Ben Fransızca’dan okudum.) Doğrusu hem utandım. Fransızca yazan Arap yazar ve şairlerine düşkünümdür. Hem sevindim. Okuyacak bir sürü kitabım oldu! (¹)

Faslı edebiyatçının yeni bir kitabı çıktı: Sur ma mère. Adından da anlaşıldığı gibi, annesini anlatıyor. (Jour de silence à Tanger’deyse babasını anlatıyordu.)

Ruhun / aklın / belleğin karanlık gecesine gömülüp giden annesini anlatıyor. Dünya çapında bir yazar olan oğlunun kitaplarına (okuma yazma bilmediği için)  sadece bakan annesinin hikayesini.

Ufak tefek ve güzel Fesli (Fas’ın Fes şehrinden) Fatma 15 yaşında evlenip, ertesi yıl kucağında bir küçük kız çocuğuyla dul kalmış. Tekrar evlendirmişler, bir oğlu olmuş. Bir kere daha dul kalmış. Çocuğu olmayan evli bir adama vermişler bu defa “kendisine bir çocuk verir vermez ilk karısını boşaması” şartıyla. “Lalla Fatma” bir erkek çocuk dünyaya getirmiş. Savaş günlerinin sıkıntısı arasında bir oğlan daha. Fes şehrinde, 1 aralık 1944’te dünyaya gelen çocuğa Tahar adını vermişler.

1950’de doğup büyüdüğü Fes’i terk edip (büyülü bir şehirdir gördüyseniz bilirsiniz) Tanca’ya yerleşen Fatma derin bir melankoliye kapılmış. Ölene kadar Fes’in, ‘küçük kara kirazların’, portakal ağaçlarının kokusunun ve ‘geri gelmeyecek bir dönemin renklerinin’ özlemiyle yaşamış.

2000 yılında, kendini esir hissettiği Tanca’daki evinde, yıllardır ona bakan kadını düşman, ziyaretine gelen kızını kendi annesi sanarak Alzheimer’in karanlıklarına gömülürken, oğlu Tahar sık sık ‘Yemma’sını görmeye gidermiş. Oğlunu bazen tanır, bazen tanımaz, başkalarıyla karıştırırmış, “çünkü zaten Yemma o sırada çok uzaklardadır, oğlunun daha doğmadığı eski günlerde yaşamaktadır.” Tahar annesini sabırla dinler. Yorgun ve yaşlı kadın, hastalık kokan odasındaki yatağında “tanımadığı genç ve çekici” bir kadına dönüşür. “İhtiyarlık ve bunama, annemi gençliğinin çiçekli günlerine geri götürdü” diyor yazar. Oğlu, dili çözülen annesinin anlattıklarını hüzünle dinler.

Ama günlük hayat giderek zorlaşmaktadır. Hastalık ilerlemekte, kadının yorgun bedeni gücünü kaybetmektedir. Yemma, yardımcı kadına ve çevresindekilere karşı giderek salgınlaşmaktadır. Yıllardır Paris’te yaşayan, burada kendine önemli bir yer edinen, 1987’de ülkenin en önemli edebiyat ödüllerinden Goncourt’u kazanan oğlu, Fransa’nın pek çok örf ve âdetini benimsemiş ama kendi tabiriyle “bir yandan ömürlerini uzatırken, bir yandan yaşlılarını feda eden” batı “medeniyeti”ne asla ısınamamıştır. Alberto Sordi’nin bir filmini hatırlar. Filmin kahramanı bir yandan annesinin üstüne titremekte, bir yandan da onu bir huzurevine götürmektedir. Tahar böyle yapmaz. Yemma evinde, yatağında ölür; oğlu son anına kadar yanındadır.

Yemma’nın son günleri bir cehennemdir. Ama, acı çeken, sayıklayan annesinin “çoktan cennette olduğuna” inanır oğlu:

Yemma, annesiyle, babasıyla, kardeşleriyle buluşmuş; çok gözlediği Fes’e, çocukluk günlerine geri dönmüştür. Onlarla konuşmakta, onları anlatmaktadır. Çocukluğunun mutluluğunu bir kere daha yaşamaktadır.

Ölüm döşeğinde sayıklayan Yemma aslında çoktan cennettedir.

*

Tahar Ben Jelloun’un kitabı, anası ölüm döşeğinde, ellerinin arasından kayıp giden her çocuk için umuttur.  (²)

 

 

 

(¹) O tarihten beri Ben Jelloun ne yazdıysa okudum, ayıbı azalttım.

(²) Ben bunları yazdıktan 2 ay sonra, dünyalar güzeli anam ellerimin arasından kaydı gitti. Stat rosa pristina nomine, nomina nuda tenemus!

Bu yazıyı paylaş

Göçmenlik ve göçebelik üzerine

Bu yazıyı paylaş

24 Ekim 2004’te Referans gazetesinde çıkmış bir yazı. Serdar’ın bir yazısı yani. ‘11 Eylül göçebelerin yerleşiklere karşı başlattığı bir savaşın ilk saldırısıydı’ demeye getiriyor Attali. Bugün (bireysel saldırılardan IŞİD’e) ‘radikal islamcı terör’ adı verilen evrensel hadiseyi 12-13 yıllık bu yazının içine oturtabilirsiniz. Emperyalizmin Ortadoğu’da tetiklediği katliamın sonucu olan ‘göçmen trajedisi’ni de…

Teklif5

A.B. BİR GÖÇMENLİK PROJESİDİR

Jacques-Attali2Fransız araştırmacı yazar Jacques Attali’nin (yanda) L’homme nomade (Göçmen insan) adlı çalışmasından alıntılar yapmak istiyordum. Avrupa’nın ilk büyük filozofu (modern anlamda ilk göçebe aydın, diyor Attali) Endülüslü İbni Rüşd, bir kuramın ilgiye değer olması için birkaç satırda özetlenebilmesi, birkaç sayfada anlatılabilmesi, bir kitapta da ispat edilebilmesi gerekir, dermiş. Attali kitabını böyle, genişleyerek açılan üç bölümden oluşturmuş. Size ‘giriş’ faslını tercüme edecektim, ama yerim dar geldi. Laurent Lemire’in Attali ile yaptığı ve 4 Aralık 2003 tarihli Le Nouvel Observateur’de yayımlanan söyleşiyi aktarmayı tercih ettim.

Söz konusu kitap, insanlık tarihini farklı bir açıdan okuma fırsatı veriyor insana. Üç kademede, tekrarla yaptığı için de, düşünme ve sindirmeye de elveriyor. Bugünü anlamak, bugünün belli başlı tartışmalarını (küreselleşme, çevre sorunları, geopolitik çatışmalar, 11 Eylül… gibi) anlamak açsından önemli. Ayrıca, biz Türkler için, ‘yerleşik’ Avrupa’nın kapısını zorlayan biz ‘göçmen kavim’ için de bambaşka bir anlam taşıyor bu çalışma. Röportaj iyi bir fikir veriyor, Fransızca bilenlere asıl kitabı tavsiye ederim: L’Homme Nomade, (Fayard, 2003)

*

Göçebelik, ne tarafa çeksen o tarafa giden giden bir kavram değil mi biraz?

İnsanlığın tarihini, milyonlarca yıl süren göçebe hayattan sonra, tekrar, çağdaş göçebeliğe dönen insanlığın hikayesini anlamak için hayati bir kavram…. Yerleşik düzen insanlık tarihinin kısacık, alt tarafı 6 bin yıllık bir parantezi. Üstelik bu parantez içinde, bölgeler arasında muazzam bir insan hareketi de süregeldi. İnsanların sürekli hareket halinde olduğu, İtalya, Japonya yahut Kaliforniya müthiş bir kültürel canlılık ve yaratıcılık göstermiştir.

Göçebeliğe neleri borçlu insanlık?

Medeniyetlerin en önemli keşif ve icatlarını. Ateş, tekerlek, yazı, hesap, avcılık, diller, tarım, hayvancılık, giyim kuşam, aletler, ritler, demokrasi, Tanrı, resim, müzik, heykel sanatı, edebiyat, kanunlar, pazar, seramik, demir işçiliği, binicilik, dümen, denizcilik, hatta mimarlık ve süvarilik, ki tarihte önemli bir rolü vardır…

Ya Devlet?

Devlet, yerleşik düzenin nadir icatlarından biridir, hapishane ve vergilerle beraber…

O zaman küreselleşme sizi mutlu etmeli, göçebeliğe yakın…

Göçebeliği yerleşik düzene yeğlediğimi söylemedim, önemini vurgulamak istedim. Küreselleşme insanların ve eşyanın devinimini hızlandırıyor, demek ki göçebeliği teşvik ediyor. Tarihte üç büyük küreselleşme teşebbüsü görülür: 12.yy’da, 19.yy’da ve 1930’larda. Her üç deneme de yerleşik güçler karşısında başarısız oldu. Yeni bir küreselleşme denemesi yaşıyoruz bugün, bir yanda yerleşikler (Anti-), bir yanda göçebeler. (Alter-)

Biz Batılılar niye göçebe olalım ki?

Bizim kültürümüzün kökü göçebe (diyor Attali) : Tektanrıcılık, demokrasi, pazar ekonomisi, bunlar göçebe kavramlar, göçebelerin icadı… İsa’nın hayatı göçebe bir hikaye. Ardından medeniyetimiz toprağa kök saldı. Bu anlamda, Hıristiyanlık, yayılma arzusuyla göçebeyken, Vatikan’la yerleşik hale geldi. Avrupa, atlı göçebeleri şövalye haline getirerek yerleştirdi. Feodalizm yerleşiktir, kapitalizm göçebe.

Ama göçebelik biraz da ‘güvensizlik’ demektir?

İnsanlığın önünde birçok ütopya var: Ölümsüzlük, dayanışma, eşitlik, hürriyet gibi… İnsanlık hürriyeti ve bunu temin eden koşulları, yani pazar-demokrasi ikilisini seçmiş. Pazarın ve demokrasinin başarılı olması göçebeliğe bağlı. Halbuki özgürlük demek, biraz da ‘güven zaafı’ demek. Onun için demokrasi ve pazar ekonomisi ‘güvensizlik yaratan bir makine’ gibi işliyor. Bizim yerleşik düzene alışmış toplumlarımız da riske girmeyi ve güvenden fedakarlığı kabullenemiyor. Onun için bizim toplumlarımız göçebeliğe dönüş sürecine direnecektir.

Avrupa bir göçebe model midir?

Avrupa Birliği, kıta göçebeliğini düzene sokma girişimidir. İnsanların, sermayenin ve malların serbest dolaşımını temin girişimidir. Yani ulusların yerleşik düzenine karşı, Avrupa göçebeliğini düzenleme gayreti. Eğer AB gelişme sürecini sonuna kadar götürürse ‘göçebe bir kıta’ haline gelmeyi başaracak. ABD’nin XIX.yy’da başardığı ama bugün unuttuğu gibi… (Serdar’ın bugünkü bir notu: ‘Özellikle Trump’ın unuttuğu gibi!)

Niçin?

Kültürü göçebe de olsa, Amerikan menfaatleri yerleşik. Ve bir zamanlar Roma İmparatorluğu gibi, ABD toprağını göçebelerden, barbarlardan, sınırına yığılanlardan  korumak zorunda. Bence, ABD üç büyük göçebe güçten biri karşısında diz çökecek: Pazar, Demokrasi veya Din.

Göçmen savaşlar – yerleşik savaşlar diye bir ayrım yapıyorsunuz, niye bu fark?

Yerleşik savaşların hedefi toprak ele geçirmektir. Göçebe savaşların hedefiyse gerekirse yok etme pahasına, yerleşik güçlere karşı ‘göçme özgürlüğünü’ korumaktır…

Yani 11 Eylül yeni bir göçebe savaşın ilk saldırısıydı, hedef ne peki?

Demokrasi ve serbest pazar cephesinin serbest dolaşımını engellemek, kabuğuna çekilmeye zorlamak… Teröristler göçebe savaşın bütün kurallarını uyguluyorlar. Yerleşik düzenin en büyük sembollerine (ikiz kuleler, gökdelenler) göçebeliğin en büyük semboliyle (uçaklar) saldırdılar. Bu, Güney’in fakir göçebe yığınlarının, Kuzey’in bunkerlerine karşı başlattığı bir iktidar savaşı. (…) Yarın, sınırların ortadan kalktığı, göçebelik kurallarının giderek işlev kazandığı bir dünyada hayatını sürdürebilmek için, insanoğlu hem göçebe hem yerleşik olmalı ve eski göçebelerin dersini iyi öğrenmeli, tecrübelerini değerlendirmeli, tüccarlar, müzisyenler, korsanlar, aydınlar, kaşifler, seyyahlar… kültürlerin ve medeniyetlerin itici gücü yani…

Image processed by CodeCarvings Piczard ### FREE Community Edition ### on 2015-06-14 22:01:19Z | http://piczard.com | http://codecarvings.comlPB&žv
Image processed by CodeCarvings Piczard ### FREE Community Edition ### on 2015-06-14 22:01:19Z | http://piczard.com | http://codecarvings.comlPB&žv

 

 

Bu yazıyı paylaş

Kan, Sperm ve Gözyaşı

Bu yazıyı paylaş

Gene eski (11.07.2004), Referans’ta çıkmış bir yazı. Ne yazık ki hâlâ ve daima güncel…

13915213-les-allies-aussi-ont-viole-des-femmes-allemandes-en-1945

IRAK’tan dünyayı ayağa kaldıran işkence fotoğraflarının geldiği günlerde, Eski Müttefikler, Normandiya Çıkarması’nın 60’ıncı yılında nihayet barış yapıyor ve kutlamalar dünya çapında bir medyatik şova dönüşüyordu. Aynı günlerde, ABD, ‘kurtardığı’ Batı Avrupa’dan – açıkça söylemeksizin – bir kez daha teşekkür beklerden, Le Monde’da Alain Moreau imzalı ‘ikonoklast’ bir yazı yayımlandı. “Bazı kurtarıcıların gizli tarihi” idi başlığı. (Le Monde, 5 Haziran 2004) 

*

Fransızlar’ın kollektif hafızasına kazılmış bir fotoğraf vardır: Amerikalı kurtarıcıları bağrına basan halk, GI’ların boynuna sarılmış Fransız genç kızlar, yan yana Amerikan ve Fransız bayrakları… D-Day’in 60’ıncı yılı En Uzun Gün yahut Er Ryan’ı Kurtarmak gibi kahramanlık öyküleri anlatan filmler ve sayısız kitapla kutlandı. Bütün bu sanat etkinliklerinin ve kutlamaların verdiği imaj neydi? “Dünyanın en büyük demokrasisinin, Eski Kıta’yı Büyük Kötülük’ten kurtarmak için gönderdiği kurtarıcı Amerikan askeri…” Bir Fransız deyiminin dediği gibi “Gerçek olamayacak kadar güzel” bir hikaye…

Editör ve senarist Alain Moreau bundan sonra, ‘Kurtarıcı’nın bilinmeyen bir yönünü anlatıyor. Örneklerle…

* 9 Ocak 1945 akşamüstü. Chonville yolu üzerinde bir darağacı kuruluyor. Georgia’lı 23 yaşındaki GI, John David Cooper, üç genç Fransız kızına tecavüz suçundan idam ediliyor.

* 2 Şubat 1945 aynı yer, aynı sahne. Cooper’in suç ortağı asker J.P.Wilson da asılıyor.

Bu iki asker, tecavüz suçundan asılan ilk GI’lar değil. Çıkarma için 1942’de yerleştikleri İngiltere’de de aynı suçtan idam edilen çok asker var.

17 bin tecavüz vakası

Fransa, Almanya ve İngiltere’de yakın bir geçmişte açılan arşivler korkunç gerçeği ortaya çıkardı: 1942 ila 1945 arasında, adalete intikal etmiş (ya etmeyenler?) on yedi bin tecavüz vakası… Suçlular daima ‘kurtarıcı’ Amerikan askerleri. Northern Kentucy University’den, sosyolog ve kriminolog Prof. J.Robert Lilly’nin kitabından alınma bu bilgiler. Kitabın adı ‘GI’ların gizli yüzü : İkinci Dünya Savaşı’nda Almanya, Fransa ve İngiltere’de işlenen tecavüz suçları.’ Kitap – Irak Savaşı bahanesiyle – Amerika’da yasak şu anda…

ABD askerlerinin ‘kurtardığı’ bu üç ülkede, 17.080 kadın ve kız çocuğu. 11.040 Almanya’da, 3.620 Fransa’da ve 2.420 İngiltere’de…

Yani, diyor Alain Moreau, Avrupa’nın kurtuluşunda da tarihi barbar savaş kuralları işledi, kadınlar işgal ordusunun ve kurtarıcı askerlerin sistematik tecavüz kurbanı oldu.

Tecavüzcüleri Eisenhower kurtarmış

Lilly ‘Kurtarılan Fransa’da cinsel saldırı, dost toprağı İngiltere’dekinden daha acımasızdı. İşgal edilen düşman Almanya’da ise çok daha büyük bir facia yaşandı’ diyor. Almanya’da, 1945’in ilk dokuz ayında 187 asker yargılanmış (kurbanlar arasında 3 yaşında kız çocukları bile var), ancak General Eisenhower’in özel emriyle, biri bile idam edilmemiş. Çünkü – sıkı durun – dost Fransız ve İngiltere topraklarında cinsel saldırılar ‘tecavüz’ sayılırken, Amerikan askeri hukukuna göre, düşman Almanya’da bu fiilin adı ‘bir kadınla evli olmadan yasadışı ilişkiye girmek.’

* 19 yaşında bir kıza tecavüz eden Amerikalı askerler Ward ve Sharer’e Savaş Mahkemesi’nin verdiği ceza, bir yıl kürek mahkumiyeti ve ordudan ihraç, çünkü suçları Savaş Kanunu’nun ‘bir kadınla evlilik dışı ilişkiyi’ yasaklayan 96’ıncı maddesine muhalefet. O kadar…

* Bir SS subayının dul karısına tecavüz eden askerin ordudan ihraç sebebi de muhteşem: “Bir kadını soyunmaya mecbur etmek… Bu fiil, söz konusu zanlının bir centilmen Amerikan askerinden beklenen nezaket kurallarını çiğneyecek kadar alçaldığını gösterir.”

Alain Moreau ‘vur abalıya’ dememek için ekliyor: Kadını savaşın tabii kurbanı olarak gören bu kafa yapısı GI’lara has değil. Lilly’nin verdiği bilgilere göre, İtalya Savaşı sırasında binlerce İtalyan kadını Fransız askerlerinin kurbanı olmuştu. Fransızlar’ın Almanya’da 1.198 kadına tecavüz ettiği de kayıtlarda yer alıyor. Kızıl Ordu’nun vukuatı ise korkunç, yüz binlerle Alman kadınının cinsel saldırı kurbanı olduğu biliniyor.

Şöyle bitiriyor Alain Moreau yazısını: “Tarihin tekerrür etmediğini kim iddia edebilir? Aksini ispat için savaş bölgelerine bir göz atmak yeterli. Lilly’nin kitabının önsözünde Fabrice Virgili’nin dediği gibi, “Kurtarıcılar, insanlık tarihini kan, sperm ve gözyaşıyla yazmaya devam ediyorlar…”

 

PS: Başlık, W.Churchill’in 2.Dünya Savaşı günlerinde B.Britanya halkına hitaben yaptığı ve “I have nothing to offer but blood, toil, tears, and sweat” (Kan, sıkıntı, ter ve gözyaşından başka vaat edecek bir şeyim yok) dediği ünlü konuşmaya bir göndermedir.

 

 

Bu yazıyı paylaş

Fanatizmin kökenleri

Bu yazıyı paylaş

art-zoroastreextra1aaamedium_large-1382476585

(Eski referans yazılarından ama son derece güncel:)

Yılmayacağım, geçen haftaki yazımın son paragrafını olduğu gibi çöpe atsalar da, yazmaya devam edeceğim ve “sizin adınıza okudum” serisini sürdüreceğim. George W.Bush ve akıl hocalarının (ki herhalde dünyanın en zor işlerinden biridir) terörü yanlış değerlendirdiğini ve yücelttiğini anlatan araştırmadan sonra, bu sefer de, her türlü terörü besleyen fanatizmin kökenleri konusunda bir kitaptan bahsedeceğim size.

Eski bir Le Monde des Livres’den (Le Monde’un haftalık kitap eki) kesip sakladığım bir kitap eleştirisi, Christian Delacampagne imzalı. Bugün alıntılar yapacağım yazı bu.

İnsanoğlu binlerce yıl dünyanın sonsuza kadar değişmeyecek bir düzeni olduğuna inandı. Sıkıntılı bir dünyaydı bu, sorunlarla dolu, savaşlar, salgın hastalıklar, iklim döngüsüne paralel peş peşe kuraklık ve seller… Her biri farklı bir ‘kötü tanrı’nın eseriydi, karşı durulamazdı. Ama neyse ki bütün Tanrılar böyle gaddar değildi, ‘iyi tanrılar’ da vardı insanoğlunu koruyan, kötülük güçleriyle savaşan. Onlar sayesindedir ki her sabah güneş doğuyor, her kuraklığın ardından yağmur geliyor, hastalar iyileşiyordu…

Mesela, Altın Hilal denilen bölgede, bizden 5 bin yıl kadar önce yaşayan insanlar, işte ‘böyle’ bir tabii düzene inanıyorlardı. Ve bu kaderci, insanın etkileyemeyeceği, değişmez düzen inancı da, sosyal ve siyasal alanda durağancı (immobilisme’e durağancılık diyor sözlükler) tutucu bir ideolojiyi besliyordu. Bu düzen böyledir, sonsuza kadar da böyle kalacaktır. Yani isyan etmenin anlamı yok.

O çağlarda ‘medenî dünya’ denilebilecek bütün coğrafyada, aynı ‘çevrimsel zaman’ kavramı, aynı ‘sonsuza kadar değişmez tabiî düzen’ inancı ve ümitsizlik hakimdi. Bütün dinler, siyasî ve sosyal düzen ‘bu değişmezlik’ sayesinde ayakta duruyordu.

Derken, diyor İngiliz araştırmacı Norman Cohn, İran’da bir sapkınlık ortaya çıktı. Peygamberinin adı Zerdüşt idi. İsa’dan Önce 13’üncü yüzyılda yaşayan Zerdüşt, yeni bir din kurma iddiasında değildi, ecdadının dinini reforme etmek istiyordu, o kadar. Ancak Zerdüşt’ün inancı bir reform değil, bir devrimdi o çağ için.

OYUN BOZAN ZERDÜŞT

Kötülük’e karşı ezelî savaşı, eninde sonunda, İyilik Güçleri kazanacaktır. Ancak, herkesin, hemen, şimdi, bu savaşa atılması, İyilik Güçleri’nin yanında yer alması şartıyla. Zaten sadece ibadet kurallarına uyan, çilelere katlanan insanlardır ki, dünyanın sonu geldiğinde, sonsuza kadar mutlu yaşayacaktır.

Zerdüşt’ün bu kehaneti büyük bir ilgi görmedi, kitleleri harekete geçiremedi. Bugün de, Parsî yahut Zerdüştî denilen, yani İyilik Tanrısı Ahura Mazda’nın tecessümü (şekil alıp görünmesi) olan Ateş kültünü sürdürenlerin sayısı çok azdır. Ancak…

Ancak, ‘İyilik’in Kötülük ile mücadelesi bir gün zaferle sonuçlanacak’ şeklindeki görünüşte basit ve önemsiz kehanet, aslında, bir saatli bomba gibi, yüzyıllar sonra bir kültürel devrim yaratacaktı. Halkın pek itibar etmediği bu inanç, Pers ülkesinde yaşayan Yahudi azınlığı etkileyecek ve Filistin’de yaşayan küçük bir Yahudi tarikatinin, Essenliler’in sonunu getirecekti. Hatta, dinde yarattığı devrim bununla da kalmayacak, iki yüz yıl kadar sonra – bu kez parlak bir geleceğe sahip olan – bir başka küçük Yahudi tarikatinin, İsa ve Havarileri’nin amentüsünü oluşturacaktı.

Ölüdeniz Tomarları, Essenliler’in Zerdüşt inancından ne kadar etkilendiğini açıkça ortaya koyuyor. Hıristiyanlığın ilk çağında, İncil’in son bölümü Kıyamet’te de aynı etkiyi görüyoruz. Hıristiyanlar, Essenliler’den ya daha şanslı, ya daha dirençli olduklarından, İsa Mesihçiliği önce Akdeniz’e, sonra da dünyaya yayılacaktı.

İngiliz araştırmacı Norman Cohn, Kıyamet Fanatikleri ve Ortaçağ’da Büyücülük ve Şeytanataparlık adlı kitaplarında Ortaçağ Avrupası’nın ve Hıristiyanlığın ‘Kötülüğün bedenselleşmesi’ olmakla, Şeytan’a tapmakla suçlanan ‘bazı grupları’ (Yahudiler, sapkınlar, büyücüler) yok ederek dünyayı ‘arıtmaya’ çalıştığını anlatıyordu. (…diyor eleştirmen – sanki ben bu kitapları okumuşum zannedilmesin.) Ancak, Ortaçağ toplumlarının neden böyle bir ‘arıtma’ (purification) ihtiyacı duyduğuna değinmiyordu. Cohn’un son kitabı Kosmos, Kaos ve Gelecek Dünya işte bu ihtiyacın ‘kültürel kökenini’ irdeliyor: Dünyayı, Evrensel İyilik Güçleri’nin son bir çatışmayla Kötülük Güçleri’ni yok etmesi gereken bir ‘Savaş meydanı’ olarak gören, ama bu zaferin öyle kolay kazanılmayacağına olan inanç…

Bu inanç Ortaçağ’da ortaya çıkmadı, diyor araştırmacı, bu ilk Hıristiyanlar’ ın Kıyamet inancının bir sonucu, yani Zürdüşt’ün uzak mirasıdır…

Bu, sadece bir tez ve ihaliyatçılar, tarihçiler uzmanlar henüz eyvallah demiş değil bu görüşe.

Ama Cohn’un bu savı bizi yakından ilgilendiriyor. Acaba Zerdüşt’ün bu kehanetinden etkilenerek ‘öteki’ni ortadan kaldırmayı, dini ve dünyayı ‘arıtmayı’, ruhun ve Evren’in tek kurtuluşu olarak görenler sadece Ortaçağ’ da yaşayan Avrupalılar mıydı? Bugün, İran’da, Afganistan’da, ne bileyim Sırbistan’da, Kafkasya’da soykırıma kadar giden fanatizmin derin kökleri bu inanca uzanabilir mi acaba?

Yani insanlık tarihinin tesadüfî değil ilahî bir mecrada aktığına, ‘mutlu’ bir sonu olacağına, iyiliğin kesin zaferiyle kötülerin yok edileceğine olan determinist (icabî desem daha mı anlaşılır olurdu yani?) inanç.

Bu, diyor Cohn, insanlık için korkunç bir tehdit. Birileri, Kıyamet’in kaçınılmaz olduğuna, o gün İyilik’in kazanması için, Cennet’e gidebilmek için, her inananın şimdiden savaşa girmesi ve Kötülük ile işbirliği yaptığına inandığı ‘ötekini’ ortadan kaldırması gerektiğine inanıyorsa… yandık!

(Referans, 20.06.2004)

 

 

 

Bu yazıyı paylaş