Bugün biraz gomonislik yapasım var

Bu yazıyı paylaş
Dessin anime Alice au Pays des Merveilles (Alice's Adventures in Wonderland), 1951 (Walt Disney) : le lapin blanc en retard, avec sa montre
(Alice’s Adventures in Wonderland), 1951 (Walt Disney)

 

İK yazısı değil. Eski okurların alışık olduğu türden, (sonuna kadar okuyabilirseniz) bitirdiğinizde ağzısında buruk bir tat ve aklınızda ‘Eee? Yani?’ sorusu bırakmayı hedefleyen bir ‘insan’ yazısı.

4 alıntı yapacağım ve bunları birbirine bağlamaya çalışmayacağım.

Aslında her biri bir yazıyı kurtarırdı ama, bu seferlik benden olsun.

1 / MODANIN BAŞARDIĞI MUCİZE

Filozof Georg Simmel (1858-1918) moda’nın birbirine zıt eğilimleri nasıl Simmel_01
bir araya getirmeyi başardığını anlatır.

O günlerde moda olan renklere bürünmek, kıyafetleri giymek, aksesuarları takmak demek; yahut moda kelimeleri kullanmak, revaçta olan inançları savunmak demek…

bir yandan kalabalığı taklit edip herkes gibi yapmak; ama aynı zamanda da, ya parası olmadığı ya da trend’leri fark edemediği için modaya ayak uyduramayanlarla (ve bu yüzden gölgede kalmaya mahkum olanlarla) farkını ortaya koymak demektir.

Yani modanın mucizesi, diyor Simmel, kolektif konformizm (= uymalıcık) ile sözde özgür bireysel tercihi; birilerinin (= modaları belirleyenler) kafalarına göre verdiği kararlara koyun gibi uymakla, herkesten farklı olma iddiasını birleştirmeyi başarmaktır.

(Biliyorum, zor bir paragraftı, şöyle açayım: İnsanlar bir yandan koyun gibi modanın peşinden gidiyorlar ama bir yandan da ‘kendilerine bir stil yarattıklarını’ veya ‘özgür bireysel tercihleriyle’ hareket ettiklerini vehmediyorlar. Birileri ‘bu sene fuşya çok moda olsun’ diye karar veriyor ve üretime geçiyor, ama insanlar o yıl ‘herkesten farklı olmak için’ – herkes gibi ! – fuşya giydiklerine kendilerini inandırabiliyorlar.)

Simmel, modanın icat ettiği (paradoksal) yöntemi, ‘aynı zamanda bir bireysel farklılaşma (ayrımlaşma) olan bir sosyal boyuneğme’ diye tarif ediyor. (¹)

Hasılı, moda (yani aslında işinsanları ve şirketler) insanlara hem aptal hem koyun muamelesi yapıyor. Ve insanlar bu muameleye maruz olmak için dükkanlara koşuyorlar…

Bir örnek vereyim isterseniz.

Sokaklara, otoyollara bakın. Araçların yüzde 90’ı, belki 99’u 3 renkten ibaret: Gri, beyaz ve siyah.

Herkes, araba alırken gri, beyaz veya siyah ‘istiyor’. Çünkü otomobil şirketleri böyle istiyorlar ve bunu başarmak için bir bir ‘moda’ yarattılar. Çünkü üretim ve pazarlama açısından 3 rengi yönetmek, elbette, 10-15 farklı rengi yönetmekten çok daha kolay ve asıl ekonomik.

Ve bunun için (güya birbiriyle ölümüne rekabet eden) uluslararası şirketler muhteşem bir pazarlama mucizesini başardılar: Hem işlerine geldiği gibi (neredeyse) sadece 3 renk araç üretiyor ve satıyorlar, ve de tükecinin bunu ‘kendi özgür tercihi’ zannetmesini temin ediyorlar.

2 / TÜKETİCİYİ ‘SABIRSIZLIK PAZARI’NDA OYALAMAK

Yazar ve sineFestival_américain_-_Marc_Dugainma yönetmeni Marc Dugain, ‘sabırsızlık pazarı’ diye bir tanım kullanır. Özetle der ki, birileri iktidar hırsıyla tepişirken, vatandaşlar da bu arada ‘sabırsızlık pazarı’ tarafından oyalanıyorlar.

Günün ve gecenin her saatinde connected olmak, aslında hiçbir değeri olmayan bir sürü şeye addicted olmak… (²)

3 / ‘YOĞUN HAYAT’IN SONUCU ‘YORGUN TOPLUM’

Fransız filozof ve yazar Tristan Garcia, yakında piyasaya çıkan bir deneme kitabında ‘yoğun (dolu dolu, şiddetli) hayat’ diye bir kavram kullanıyor.

tristangarciafranckfervillereformateeNe yaşarsan yaşa ama dolu dolu (yoğun) yaşa: Modernizmin amüntüsü budur, diyor.

Modernizmin insana artık tek vaadi ‘daha fazla…

Ne olursa olsun fark etmez, yararlanma, zevk, insanlık, ilerleme, para, konfor, otantiklik, taklitçilik… ne olursa olsun ama ‘daha fazla’ olsun!

Sakin, durgun, dingin yaşamak demek, daha kötü yaşamak hatta hiç yaşamamak demek.

Hayatta artık tek bir şeyin anlamı: Yoğunluk. Yaşamımızın, yaşanmışlıkların yoğunluğu…

Başka kültürler başka zamanlarda selâmeti ve bilgeliği öne çıkardılar, diyor Garcia. Günümüzün kültürü ise daima daha fazla ve daima daha yoğun olsun istiyor.

Ancak, diyor filozof, ‘hep daha fazla’ derken, vardığımız nokta ‘hep daha az’. Stres, burn-out ve yarattığı ‘yorgun toplum’. (³)

4 / VE TÜKETTİĞİNİ HAYATIYLA ÖDEMEK

Pepe’ (Jose) Mujica’nın #HUMAN için verdiği efsanevî röportajı izlemişsinizdir.

220px-Pepemujica22010-2015 arasında Uruguay Cumhurbaşkanlığı yapan eski Tupamaros gerillası, ‘dünyanın en fakir devlet başkanı’ Mujica, röportajın bir yerinde şöyle diyor:

“Yaşam biçimimiz ve değerlerimiz, içinde yaşadığımız toplumu yansıtır.Bunlardan  (bu yaşam biçiminden ve değerlerden) vazgeçmemek için her şeyi yapıyoruz.

10 yıl tek başımna bir hücrede yattım. 7 yıl tek bir kitap bile okuyamadım. Düşünmeye vaktim oldu. İşte vardığım sonuç: İnsan ya azla yetinip mutlu olur – çünkü mutluluk içimizdedir, ya da hiçbir yere varamaz. Fakirlik edebiyatı yapmıyorum, kanaatkârlıktan söz ediyorum. Ama biz, ‘Tüketim toplumu’ diye bir şey icat ettik. Sürekli kalkınma peşindeyiz. Ekonomi büyümezse, bu bir felaket. Gereksiz bir sürü ihtiyaç icat ettik. Durmadan satın almak, atmak, satın almak atmak… Saçıp savurduğumuz (israf ettiğimiz) aslında hayatımız. Bir şey satın aldığım zaman, ya da sen satın aldığın zaman, karşılığını parayla ödemiyoruz. O parayı kazanmak için ömrümüzden harcadığımız zamanla ödüyoruz. Ama unutuyoruz ki, hayatı satın almak mümkün değil. İnsanın hayatını, özgürlüğunu kaybetmek için harcaması ne kadar acıklı…” (⁴)

6a00d8341bfb1653ef016768100819970b

 

(¹) Kaynak:Roger-Pol Droit, le MDL, 06.09.2013
(²) Trilogie de l’Emprise – Cilt III
(³) Tristan Garcia – La Vie intense. Une obsession moderne.
(⁴) https://www.youtube.com/watch?v=4GX6a2WEA1Q

 

Bu yazıyı paylaş

Tenkisât mı, tensîkat mı?

Bu yazıyı paylaş

Bugün Pazar, ama (en azından İstanbul’da) kimseyi güneşe çıkaracakları yok, çünkü hava kapalı.

Tamam, kötü bir espriydi, ısrar etmeyeceğim. (¹)

*

Bugün Pazar diyordum, 22 Mayıs Pazar.

Haziran ayına 9 gün kaldı.

Haziran, kimi şirketlerde bir ‘ince ayar’ dönemidir.

Gerekiyorsa ufak tefek ‘ara zamlar’ ve ‘işten çıkarmalar’ yapılır.

Hani yılbaşında gözden kaçan, yahut yılbaşında göze batmasın diye hazirana bırakılan ufak tefek maaş ayarlamalarını yapmak ve yılbaşından beri şişen kadroları biraz hafifletmek için.

Ve her yıl, Aralık’ta olduğu gibi Haziran’da da bana aynı soru sorulur:

Serdar abi, bunun doğrusu nedir? Tensîkat mı, tenkisât mı?

Ve Serdar abi de her seferinde bu soruya “İşten çıkarma demenin bir sakıncası mı var?” karşı-sorusuyla cevap verir.

*

Fikret Devellioğlu’nun Osmanlıca-Türkçe Ansiklopedisi’nden bakalım.

Tenkisât (Arapça tenkis’ten) : Azaltmalar, indirmeler, eksiltmeler, eksiltilmeler

Tensîkat (Arapça tensîk’ten, ka uzun okunur) : 1. Düzen vermeler, düzenleme(ler)  2. Fazla memuru işten çıkarma

*

Hasılı, ‘fazla (²) memuru işten çıkarma’ anlamındaki ‘tensîkat’ burada daha doğru. Bununla birlikte ‘azaltmalar, indirmeler, eksiltmeler, eksiltilmeler’ anlamındaki ‘tenkisât’ da yanlış değil.

Lâkin ben, her ikinsini pek kullanmam, zira

– ‘tensîkat’ kelimesinde bir ‘sinkaf’ sesi var ki, beni rahatsız ediyor.

– ‘tenkisât’ kelimesi ise bende ‘tenkıye’yi çağrıştırıyor. Sizler bilmezsiniz, tenkıye ‘kalın bağırsağa su verme ve bu iş için kullanılan alet’ demektir. Lavman aleti yani.

Her ikisi de, çalışanları işten çıkarma konusunda zarif benzetmeler değil.

 

 

(¹) Bugün pazar.
Bugün beni ilk defa güneşe çıkardılar.
Ve ben ömrümde ilk defa gökyüzünün
bu kadar benden uzak
bu kadar mavi
bu kadar geniş olduğuna şaşarak
kımıldamadan durdum.
Sonra saygıyla toprağa oturdum,
dayadım sırtımı duvara.
Bu anda ne düşmek dalgalara,
bu anda ne kavga, ne hürriyet, ne karım.
Toprak, güneş ve ben…
Bahtiyarım…

Nazım Hikmet

(²) Gerçi buradaki ‘fazla’ kelimesi de tartışılır. Şirketlerde işten çıkarılanlar her zaman ‘fazla’ çalışanlar değildir. Uzatmamak için detayına girmeyelim.

 

 

Bu yazıyı paylaş

Çalışma hayatı ve türler arası ilişkiler

Bu yazıyı paylaş

869665clown006cc

Defteri kitabı kaldırın!” diyecektim ama, Baby boomer’dan X kuşağına geçerken zaten kaldırmıştınız. O zaman bari arkanıza yaslanın beni öyle dinleyin.

Dersimiz = Tabiat Bilgisi
Konumuz = Türler arası ilişkiler

Uzun ve teorik anlatmak yerine, türler arası ilişkilerden bir iki örnekle yetinelim.

*

ASALAKLIK

Bir canlının diğer bir canlıyı sömürerek ve ona zarar vererek yaşadığı ilişki. Örnek : Köpeğin kanını emerek yaşayan kene.

Çalışma hayatındaki asalaklardan örnek istiyorsanız, onu da vereyim.

X Şirketi personel taşıyan, getir götür işlerini yapan ‘taşeron şoförler’ istihdam ediyor. (Yani bu şoförler ücretli değil. Anlaşmalı çalışıyorlar, yaptıkları kilometre başına bir ücret alıyorlar ve şirkete fatura kesiyorlar.)

Ancaak, bu şoförlerin anlaşması X Şirketi ile değil, Z Şirketi ile.

Bu şirket, X’in patronunun (bir baltaya sap olamamış) küçük kayınbiraderine ait. Hiçbir ekonomik işlevi yok. Sadece, patroniçenin kardeşi sıfatıyla, X ile taşeronların arasına girip, hiçbir iş yapmadan şoförlerden % 10 komisyon alıyor. Yani asalak…

Bu bir ‘kazan-kaybet’ ilişkidir.

*

KOMENSALİZM

Latince cum (= ile) ve mensa (masa) kelimelerinden türemiş bir kelimedir. ‘Aynı masayı paylaşan’ mealinde. Ev sahibinin yemeğini misafiriyle paylaştığı bir ilişkidir. Bu ilişkide misafir kârlı çıkar, ev sahibinin kârı zararı olmaz.

Mesela rehber balığı, peşisıra gezdiği köpekbalığının avından artan yiyecek parçalarıyla beslenir. Palyaço balığı, deniz şakayığının içine saklanarak yaşar. Gibi.

Gene X Şirketi’nde, bu kez patronun, hayatı Kuaför (pardon, heyr staylist & dizayner) Okşan ile H&M arasında geçen kızı söz konusu. Sigortalı olsun diye bordroda ‘yönetim kurulu başkanı danışmanı’ gibi gösteriliyor haçan. Sigorta primi, almadığı maaştan ödeniyor, şirkete bir külfeti yok.

Bu bir ‘kazan-ne kazan ne kaybet’ ilişkidir.

*

SİNANTROPİ

Eski Yunanca syn (= birlikte) ve anthrôpos (= insan) kelimelerinden türetilmiş bir bilimsel tanımdır.

Mesela mutfakta ekmek kırıntılarıyla beslenen böcek, ambardaki buğdayı yiyen fare, tavanarasına ağını ören örümcek, yahut daha masum, yuvasını çatının altına yapan kırlangıç, sinontrop denilen türlerdir.

Görüldüğü gibi, sinantrop denilenlerin hepsi zararlı hayvanlar değil. Ama hepsi, evrim sürecinde, insanla yakın temas kurarak bundan bir çıkar sağlamayı öğrenmiş canlılar.

Bu ilişkiye de, aslında elle tutulur bir iş yapmayan, zaten üç kuruş maaşa talim eden, ama nasılsa muhtelif sebeplerle işten atılmamayı başaran (benim ‘ne kaa ekmek o kaa köfteci’ adını verdiğim) ‘düşük profilli’ çalışanlar örnek verilebilir.

Bu da farklı bir ‘kazan-ne kazan ne kaybet’ ilişkidir.

*

AMENSALİZM

Bu tür ilişkide, türlerden biri zarara uğrarken, diğeri ne kâr eder ne zarar. Kazanan yoktur, sadece kaybeden bir taraf vardır.

Mesela pazar günleri Belgrad Ormanları’na inen Homo Piknikus cinsi ayı, topun peşinde koşarken genç fidanları ezer, mangal yapacağım diye ağaç dallarını kırar, çevreyi ve akarsu kaynaklarını kirletir… Bunun Piknikus’a bir getirisi yoktur, ama diğer canlı türleri ağır zarar görür.

Bu ilişki türüne çalışma hayatından bir örnek ne olabilir?

Daha önce çalıştığı şirketi batırdığı için Q Şirketi’nin CEO’luğuya ödüllendirilen bir yönetici. Adına mesela Ahmet diyelim. İşi hiç bilmediği ama bilmediğini bile bilmediği için, kristal dükkanına dalmış bir Piknikus misali, şirketin kâr getiren branşlarını ‘reorganizasyon’ adı altında işlemez hale getiren; kimin ne iş yaptığını bilmediği için, şirketi ayakta tutan çalışanları kapıya koyan; icra kurulunu kendisi kadar cahil bir takım kifayetsiz muhterislerle dolduran; neticede şirketin canına okuyan bir yönetici. Sonunda, artık devirdiği çamlar bini aşınca görevden alınan, ama Türkiye’de (kötü yönetilen şirketlerde) işini iyi yapmanın getirisi, kötü yapmanın götürüsü olmadığından, ensesinden tutulup kapıya koyulacağına ‘merkez valiliği’ne alınan (yani Holding’de dandik bir sıfatla boş otursun diye maaş, araba, şoför, sekreter falan verilen) Ahmet.

Şirket büyük yara almış, ama Ahmet bundan artı eksi etkilenmemiştir.

Bu bir ‘kaybet-ne kazan ne kaybet’ ilişkisidir.

*

Ve bu noktada zil sesiyle uyanan öğrenciler arkalarına bile bakmadan koşarak çıkarlar…

PS: Lütfen alttaki ‘uyarı yazısı’na da bir göz atın.

 

Bu yazıyı paylaş

Bitmeyen girizgâh

Bu yazıyı paylaş

 

Wood-railway

1 Mayıs’ta vira bismillah dedim, üstünden 10 gün geçti, hâlâ yaz(a)madım.

*

Hürriyet İK’da yazarken çok zorlandım.

Birincisi (her köşe yazısı için geçerlidir bu söyleyeceğim), bir ‘patron gazetesinde’ yazıyorsunuz. Hani Ertuğrul Özkök’ün dediği gibi ‘babamızın köşesi’ değil. Bunu hiç aklınızdan çıkarmamanız gerekir. Aklımdan çıkarmadım ama, söyleyeceğimi de söyledim.

İkincisi, bir ‘reklam gazetesinde’ yazıyorsunuz. Hayır için değil, ana gazetenin satışlarını arttırmak ve reklam almak için yayımlanan bir gazete. Genelde şirketlere, patronlara, özellikle de reklamverene karşı ‘dikkatli’ olmak zorundasınız. Kimseyi doğrudan hedef almadım, kimseyi kayırmadım. Çok da sallamadım.

Üçüncüsü, bir tür ‘uzmanlık gazetesi’, adı üstünde insan kaynakları: Yazı konunuz da dolayısıyla sınırlı. Ve ilk başladığım günlerde, uzmanı olduğum bir alan da değildi.  Onun için teknik konulardan kaçındım.

Dördüncüsü, haliyle, bir ‘köşe yazısı’, yeriniz sınırlı, şu kadar satır yazmanız gerekiyor. Ne az ne fazla. Biz gazeteciler zaten buna alışığız.

Ve nihayet beşincisi , bir ‘süreli yayın’. Haftada bir yazıyorsunuz. Mesela gazetenin hazırlandığı Cuma sabahı bilgisayarınızın başına oturup, “Hadi bakalım, öğlene kadar bir yazı yapmam gerek” diyorsunuz. Beni en çok bu zorladı. Oysa Hürriyet-internette ve, daha önce, Milliyet’te her gün (bazen günde 4-5 yazı) yazarken hiç zorlanmıyordum. İK yazılarını ancak ‘bıçak kemiğe dayanınca’ yazabiliyordum. (Ayrıca, aynı sebeple bir konuyu devam ettirme, işleme şansınız da yok, okur bir hafta önce yazdığınızı hatırlamak zorunda değil.)

*

Bu 5 zorluktan ilk 4’ü burada geçerli değil. Patron benim, reklamverenim yok (olursa bakarız), alanımız daha geniş (tabii ki öncelikle çalışma hayatı ama sınırımız ‘hayat ve insan’) ve yer sorunumuz yok.

Ama belli ki, beşincisi, ‘süreli yazma sendromu’ beni burada da zorlayacak.

Onun için burada, en azından yazılar oturana kadar, bir frekans sözü vermeyeceğim. Aklıma geldikçe, söyleyecek bir şeyim oldukça, uzun kısa demeden (hani teşbihte hata olmaz, uysa da uymasa da) yazacağım.

Ona göre…

 

Bu yazıyı paylaş

Hadi bakalım…

Bu yazıyı paylaş

17 Kasım 2015 saat 15.30 benim için bir milattır.

Doğum günü, yeni bir hayatın başladığı gün, yepyeni bir başlangıç…

O gün o saatte, 25 yıldır çalıştığım kurumdan yarım dakikada kovuldum. Herhangi bir gerekçe gösterme ihtiyacı duymadılar, ben de sormadım. Zaten sebebini çok iyi biliyorum. Ve beni işten çıkaranları, bana işin doğrusunu dürüstçe söyleyemeyeceklerini bilecek kadar iyi tanıyorum.

Gazeteciler için kovulmak olağandır. Her gazetecinin sicilinde bir kovulmuşluk vardır. Mesleğin şanındandır.

(3-4 yaşında bir çocukken, babamın Yeni Sabah’tan ‘kovulduğunu’ söylediğim için dedem bana kızmıştı. Bugün de “Hayırdır, Hürriyet’ten ayrıldın galiba?” diye soranlara “Ayrılmadım, kovdular!” deyince, istisnasız herkes “Olur mu öyle şey, estağfurullah!” diyor, demek ki kovulmak hâlâ utanılacak bir şey…)

2000’de Milliyet’teki yazılarıma son verilmişti ama işten çıkarılmamıştım, Hürriyet’e dönmüştüm. Ben de 25 yıl gecikmeyle de olsa ‘şerâfet mertebesine’ erdim.

Gerçi benimki, meslekî ‘şerâfet’ten (şereflilik) ziyade meslekî ‘şehâdet’ (şehitlik) sayılabilir, çünkü bu vesileyle gazeteciliği de bıraktım.

Bıraktım iddialı bir laf aslında, bıraktırıldım demek daha dürüst olur: Gazetecilik yapabileceğim bir gazete artık yok, bana bir teklif yok, ben de aramıyorum.

*

7-8 yıl Hürriyet internette, 5-6 yıl da Hürriyet İK’da yayımlanan yazılarıma 22 Kasım’da ‘Hoşça kalın!’ diyerek ara vermiştim.

Sonra da, (her an kesilebileceğini bildiğimden) Hürriyet İK’daki yazılarımı arşivlediğim blogumda :

Kim bilir, belki yakında…

Bu blog sadece Hürriyet İK’da yayımlanan yazılarımı bir araya getirmek içindi.
Hürriyet’le yollarımız ayrıldığına göre, bir arşiv olarak kalacaktır.
Ama bu bizim başka bir yerde buluşmayacağımız anlamına gelmez…
Biraz nefes alayım, işlerimi biraz yoluna koyayım (çünkü kovulunca düzenim fena halde bozuldu, tahmin edersiniz) gene buradan ve Twitter hesabımdan size bilgi vereceğim.
Her şey için bir kere daha teşekkürler.”

diye yazmıştım.

İşte o gün geldi.

Bu okuduğunuz sadece bir ‘ön bilgilendirme’ yazısıdır.

Gene insan kaynakları, çalışanların sorunları, kurum kültürü,  çalışma hayatı, yönetim, vesaire ve tabii bol bol ve asıl ‘insan’ üzerine sohbet edeceğiz burada.

*

Demiri vira etmek için bugünü seçtim, sembolik önemine binaen:

Bugün 1 Mayıs yani ‘emeğin ve emekçinin’ bayramı. Gene yasaklı ama olsun…

Gene bugün (beni hiçbir şekilde bağlamasa da güzel bir tesadüf) Rum ve de kısmen Ermeni Ortodoks dostlarımız Paskalya Yortusu’nu kutluyorlar. Paskalya ‘diriliş, yeniden doğuş’ demektir.

Haydi bakalım…

 

Not: Hürriyet internette yayımlanan eski yazıların arşivi yok. Ama Hürriyet İK’da çıkanlara serdardevrim-ik.blogspot.com.tr adresinden erişilebilir.

 

Bu yazıyı paylaş