Balık demiş ben öldükten sonra, yemişim derin gölleri

Bu yazıyı paylaş

 

Kovulalı beri “Ne iş olsa yaparım” modundayım ya; geçenlerde bir fokus grup yöneticiliği yaptım.

Türkiye’deki sığınmacı Suriyeliler’le.

Halleri içler acısı elbet, sefalet.

Özellikle 4 Türkmen aile içimi burktu. Bir dükkanda yaşıyorlar. Sunta duvarlarla 6’şar m2’lik 4 bölüme ayrılmış, içinde 4 aile için küçük bir alaturka tuvaleti olan bir dükkan… Ve her aile, 5-6 nüfusla sığındığı  o 6 m2’lik bölmeye 700’er lira kira ödüyor.

(Ve hepsi de Allah’a şükrediyorlar, Türkiye’ye dualar ediyorlar. Kimbilir Suriye’de ne şartlarda yaşıyorlar idiyse artık…)

Nasıl geçiniyorsunuz , ne iş yapıyorsunuz? diye sordum.

Çoğu amele. İnşaatlarda günü birlik çimento çuvalı taşıyorlar, kum çekiyorlar. Yahut hammallık, indir bindir işleri.

Gündelik işi yeğliyoruz” dediler. “Aylık çalıştık mı, alacağımız birikti mi, tövbe Allah paramızı vermiyorlar…

Zaten herkese 100 lira yevmiye veriyorlarsa, bu garibana 50 lira, 25 lira veriyorlarmış.

Bir yerde çaresiz insanlar oldu mu, leş yiyici akbabalar hemen üşüşür.

Biri, bir arkadaşım ‘Sık burnunu sok mezara’ derdi, öyle sıska, çelimsiz, veremli tipli.

  • Sen de mi amelelik, hammallık yapıyorsun?
  • He, dedi, ben de inşaatta çalışıyorum ama yük kaldıramıyorum, sağlığım bozuk.
  • Peki sen ne iş yapıyorsun?
  • Çavuş. Çavuşluk yapıyorum.

Çavuşluk dediği, işçi simsarlığı. Yani kendinden daha zavallı Suriyeliler’e inşaatlarda iş bulup, üç kuruş yevmiyelerinden komisyon almak. (İşçi simsarlığı Türkiye’de kimi devasa servetlerin kaynağıdır, bilirsiniz. İstihdam bürolarının yaptığı da aslında çok farklı değil.)

Evet, bir yerde çaresiz insanlar oldu mu, leş yiyici akbabalar hemen üşüşür. Ve yamyamlık ortaya çıkar.

Liberal kapitalizmin gerçek yüzü budur.

Ve ne yazık ki, ezelden ebede, dünyanın düzeni budur.

Şöyle der Kur’anı Kerim :

“Ey Muhammed! Rabbinin rahmetini onlar mı taksim ediyorlar? Dünya hayatında onların geçimliklerini aralarında biz taksim ettik. Birbirlerine işlerini gördürsünler diye biz onların bir kısmını diğerlerinden derecelerle üstün kıldık. (…)” (Zühruf Suresi 32)

Ve , içinize bir nebze su serpecekse, şöyle:

“Kim ahiret kazancını isterse, Biz onun kazancını artırırız. Kim dünya kazancını isterse, ona da dünya kazancından veririz. Ve onun ahirette nasibi yoktur.” (Şûra Suresi 20)

 

Bu yazıyı paylaş

Kirlenmişlik hissi, tiksinti, kıskançlık

Bu yazıyı paylaş
Melencolia I
 Albrecht Dürer, Melencolia I

 

Fransız meslektaşım Jean-Paul Kauffmann 1985’te, haber yapmak için gittiği Lübnan’da İslami Cihat adlı terör örgütü tarafından kaçırıldı. 3 yıla yakın esir tutuldu. Tahmin edebileceğiniz gibi korkunç şartlarda. (Esaret arkadaşı, sosyolog Michel Seurat onun kadar şanslı değildi.  1986’da teröristlerin elinde öldü. Cesedi Fransa’ya 20 yıl sonra getirilebildi.)

Kauffmann serbest kaldıktan sonra gazeteciliğe döndü, ama asıl yazarlığa ağırlık verdi.

Bu yılın başında yayımlanan Outre Terre (Kara Ötesi ?) adlı kitabında, özgürlüğüne kavuştuktan sonra, bir tür ‘şefkatsizlik’ (inaffection) geliştirdiğini söylüyor.

Yani insanlarla daha mesafeli durduğunu, insanlara daha az sevgi ve bağlılıkla yaklaştığını söylemek istiyor. Kendine böyle bir savunma mekanizması geliştirmiş.

Bu tavrımı soğukluk olarak algılayanlar da var, diyor. Ama aslında, kötü talihe boyun eğmemek ve olumsuzluklara rağmen ayakta kalabilmek için böyle yapmam şarttı”.

Neyse, aktarmak istediğim bu değildi.

Asıl şu cümlesi:

Esaretim sırasında bir takım budalalarla yakın temas yüzünden kendimi kirlenmiş gibi hissettim…

Buradaki ‘kirlenme’ lafını yanlış anlamayın. Kauffmann cinsel saldırıya maruz kalmış falan değil.

(Bu arada hâlâ, kadınların haklı tepkisine rağmen, Türk Dil Kurumu’nun güncel Türkçe sözlüğünde kirli kelimesinin karşısında ‘aybaşı durumunda bulunan kadın’ yazıyor.)

*

Kauffmann’ın bu sözlerini okurken, duyduğum tiksintinin adını koydum. Aslında fazla felsefî kaçmasa bu hisse Sartre gibi Bulantı da denebilirdi.

Fark ettim ki, 25’i ücretli 35 yıllık çalışma hayatımda yoluma çıkan bir sürü budala ve kifayetsiz muhteris ile mesai yapmak bende benzer bir ‘kirlilik’ duygusu yaratmış.

Özellikle de yönetim kademesinde ve hatta kilit mevkilerde görev yapanlar…

İnsan evladının küçücük bile olsa çıkarı söz konusu olduğunda ne kadar küçülebildiğini, ne derece çirkinleşebildiğini görmek…

Bunlarla yıllarca aynı ofisi, aynı atmosferi paylaşmak zorunda kalmak…

Bunların bir kısmının patronlar ve tepe yöneticiler tarafından muteber addedildiğine; hatta tepe yönetici ve dahî patron mertebesine yükseldiğine çaresiz şahit olmak…

İçimi yormuş!

 

Not: Aklınıza geleni ben de düşündüm.  Ben de kendimi sorguladım. Kendi başarısızlığıma mazeret bulmak için başarılı insanları küçümseme gayreti mi? diye. Değil. Bakın 5-6 yıl önce, Hürriyet-İK’da ne yazmışım:

 

Kıskançlık

Bazen, kendi karşımda ‘şeytanın avukatı‘ oluveririm:

– Serdar, sen sakın X’i kıskanıyor olmayasın!

Yüksek sesle düşünüyorum…

(1) Meslektaşlarımı kıskanmıyorum. Çünkü bu saatten sonra, Türkiye’de, gazetecilikte gelmeyi hayal ettiğim hiçbir yer veya mevki yok. Yani ‘benden daha iyi bir yerde‘ diye haset edeceğim kimse yok, çünkü öyle bir yer yok. (Bazı görevler var ki, tabii, bu işi yapıp da ‘mundar‘ demesi kolay değil, ama bunların da bedelini ödemeye razı değilim¹.) Olsa olsa maaşlarını ve sair maddi imkanlarını kıskanmam gerekir. Bunun da manası yok, çünkü yüzlerce insanı birden kıskanmak aptallık olur.

Lise yıllarında, gene böyle şarladığım günlerden bir gün, babamın bana verdiği bir dersi unutmuyorum:

– Öyle adamların, öyle yerlere geldiğini göreceksin ki, hayret edeceksin. Buna şimdiden kendini hazırla!

Aynı şeyi, 40 yıl sonra, ben de çocuklarıma söylüyorum.

Liberal denilen günümüz toplumlarında ‘başarı‘ olarak nitelenen pek çok (hepsi değil, başarıyı tartışmasız hak eden az sayıda insanın karşısında saygıyla eğiliyorum elbet) ‘başarı‘ olarak nitelenen pek çok sonuç ve mevki, diyordum, aslında darwinizm’in bir tezahürü. Bu düzende, en iyi olan değil, şartlara en iyi uyum sağlayan olan hayatta kalıyor. Kendini en iyi pazarlayan, yaptığını en güzel yutturan, en iyi dönen, kime ağam paşam diyeceğini, kimi ezeceğini iyi bilen…

Her ne kadar, Yunus’un dediği gibi vara yoğa kakırsam da, kıskanmıyorum. Sadece bunlara, daha doğrusu bunları adam yerine koyan düzene ve sahiplerine kızıyorum, o kadar.

(2) Yapmak istemeyeceğim şeyleri yapan, olmak istemeyeceğim yerlerde olanları tabii ki kıskanmıyorum.

(3) Zaten beceremeyeceğim işleri başaranları da kıskanmıyorum. Yaptıkları işi değerlendirecek altyapya sahip değilim. Mesela Rostropovich söylendiği kadar önemli bir çellist midir, ben bilemem. Haaa, Bach’ın 1 no.lu çello süitini onun gibi çalabilmeyi istemez miydim, çok isterdim; ama, kabiliyetim olsa bile, 40 sene günde 10 saat arşe sallamaya (yani gene bedelini ödemeye) gönlüm yok.

(4) Ama yapmak istediğim ve iyi kötü yapabileceğim işleri başaranları… işte bunları kıskanıyorum. Nedir bu işler, uzun mesele. Ama buradaki ‘pozitif‘ kıskançlıktır, varsa böyle bir kavram. Bu konuda da kızgınım, bu konuda da (gene Yunus’un ‘de hep eksiklik bendedir‘ düsturu gereği) sadece ve sadece kendime kızıyorum.

Bunları İK Gazetesi‘nde niye yazdım? Teşhir yahut psikanaliz olsun diye değil.

Bu yöntemi size de salık veririm, çünkü

(1) Kendine karşı dürüst ve gerçekçi olmak başarının anahtarıdır

(2) Kıskançlıklarınız size kendinize de itiraf edemediğiniz (a) kariyer hedefleriniz ve (b) bunlara ulaşmak bedel ödemeye hazır olup olmadığınız hakkında iyi bir fikir verecektir. Bir deneyin bakın…

 

Hürriyet-İK, 16.05.2010

 

¹ Bu açıklamayı bugün, 20 Haziran 2016’da ekliyorum. Burada sözünü ettiğim Hürriyet gibi bir gazetenin Genel Yayın Yönetmenliği idi. İşin sorumluluğu ve mesaisi beni korkutmaz. Ama bu göreve getirilmek ve orada durabilmek için (patronla, Ankara ile, reklamverenle vs ilişkilerde) ‘kimliğimden ve kişiliğimden’ istenen taviz ve bedeli kabul edebilir miydim, bilmiyorum. Şükrü Baban hoca, politikaya bulaşmamak için bakanlık tekliflerini reddettiğini anlatırken, dürüstçe “Ama bana Sadaret (not: Sadrazamlık yani burada Başbakanlık) önerilmedi. Önerilseydi, hayır diyebilir miydim, bilmem…” demişti. Ben de böyle bir teklif alsaydım, gene bu kadar ‘prensip sahibi’ kalabilir miydim, bilmiyorum. Hervé Bel’in  La Nuit du Vojd’unda anlatıcı şöyle bir soru sorar : “Kıvırtamayacağımız (pazarlık edemeyeceğimiz) bir tercihe zorlanmadıkça, kim olduğumuzu nasıl bilebiliriz ?

 

 

 

Bu yazıyı paylaş

Bir büyük iş adamı tanımı denemesi

Bu yazıyı paylaş
History_EoI_Rockefeller_Oil_Money_Power_SF_still_624x352
John D. Rockefeller (1839-1937)

 

İş adamı, işi iş yapmak olan değil, para kazanmak olan adamdır.

(Ağız alışkanlığıyla iş adamı diyoruz ama, iş kadınının da tanımı aynı elbet.)

İş yapmak için iş yapana hayalperest derler, işgüzâr derler, ahmak derler, ama iş adamı demezler.

İş adamının,  en çok para kazanmayı umduğu alanda iş yapması, işin doğası gereğidir. İş adamı para neredeyse o işe yönlenen adamdır.

Tabii  ki ‘en çok para kazanmayı umduğu alan’ derken, iş zekâsı gereği, elindeki kaynakları, imkânları, şartları, rekabeti hesaba katarak ‘en çok para’ kazanmayı umduğu alan, demek istiyorum. Yoksa herkes mesela banka patronu olmayı ister. Ama ‘para bankacılıkta’ diye, babanızın tarlasını, karınızın bileziğini satıp banka kurmaya kalkarsanız batarsınız. Size iş adamı değil ya ahmak ya zavallı, hatta deli derler.

Ayrıca iş adamı, iş yapacağı alanı ve işin boyutunu belirlerken, ‘göze aldığı riski’ de hesaba katmak zorundadır.  Yoksa her iş adamı, uyuşturucu yahut silah ticareti yapardı.

Hasılı ‘kazanılacak para’ yahut ‘edilecek kâr’ tek kriter değildir ama, en önemli kriterdir.

*

Büyük iş adamına gelince, dini imanı para olan iş adamıdır.

John D. Rockefeller’in biyografisini yazan Peter Collier ile David Horowitz, bu gelmiş geçmiş en büyük iş adamı için “Ticaret hayatı onun için neredeyse dinî ibadet gibiydi” der. Gerçi çok pragmatik bir dindir ama, olsun. Gene “Hayattaki tek tutkusu işiydi” der; “İşine olan tutkusu, işten başta hiçbir tutkusu ve ilgisi olmayısı, elbette Standard Oil’u kurup dünyanın en büyük şirketi haline getirmesinde çok etkili oldu…” (¹)

Bu kolay bir iş değildir. Niyet etmekle olmaz. Her sabah uyandığınızda parayı düşüneceksiniz. 365 gün 24 saat para düşüneceksiniz. İnsanlarla ilişkilerinizde sadece parayı, kârı, menfaati düşüneceksiniz. Hatta, evleneceğiniz insanı seçerken, çocuğunuzu evlendirirken, parayı düşüneceksiniz.

Ve para; mükemmel bir baba ama asla (ve çok şükür) iş adamı olmayan babamın dediği gibi, para güzel bir kadın gibi son derece kaprislidir. Herkesin gözü onun üstündedir, herkes onu arzulamakta, herkes onun peşinden koşmaktadır. Onu elde etmek için gerçekten onu çok ama çok istemeniz, onun için her şeyi göze almanız gerekir.

*

Bu tarif etmeye çalıştığım ‘ideal’ iş adamıdır.

Ama adam olup olmadığı tartışılır.

Ruh sağlığı yerinde bir insansanız, ananız-babanız olsun, karınız-kocanız olsun, arkadaşınız olsun isteyeceğiniz bir tür değildir.

Amerikalılar’ın ‘bir avukatla bir sperm arasındaki ortak nokta nedir?’ esprisi misali (²), hem çok iyi bir iş adamı olup hem de adam gibi adam olmayı başarmak kolay değildir. (Şu kadar ki bunu başaran adam gibi adam iş adamları da çoktur elbette, sorarsanız sayabilirim. )

Hele Türkiye gibi bir memlekette.

*

Hasılı, bu şekilde tarif edince, iyi bir iş adamı attığı her adımda menfaatini düşünen ve bu çerçevede son derece akılcı (rasyonel) davranan bir insandır sanırsınız, değil mi?

Değildir işte…

Onu da bir daha sefere konuşuruz…


(Bak günah keçisini unuttuk. Siz de hatırlatmadınız. Neyse…)


(¹) The Rockefellers, an American Dynasty – Holt, Rinehart & Winston, NY 1976
(²) Cevap : “İkisinin de insan olma olasılığı milyonda birdir-miş. Bunu ben söylemiyorum, avukatlar alınmasın, ama demek ki Amerika’da mesleğin böyle kötü bir şöhreti var. New York’ta yürürken ayağın kayar da düşersen 5 avukat ‘Tazminat davası açmak isterseniz…’ diye sana kartvizit uzatır da derler ya… Ayrıca şunu da söyleyeyim ki, aynı espri gazeteciler için de yapılabilir mesela.

 

 

 

Bu yazıyı paylaş

Kıblesi patron olanın…

Bu yazıyı paylaş

 

İsmi lazım değil, büyük bir gruba bağlı büyük bir şirkette çalışan bir yönetici anlatıyor, kendi cümlelerimle aktarıyorum:

“30 yıldır grup şirketlerinde yönetici olarak çalışıyorum.

Bu 30 yıl boyunca, yönetici seviyesinde neredeyse tek bir ‘doğru atama’ya şahit olmadım desem, abartmış sayılmam.

Bu sürede, tepe yönetimde, herhalde 40-50 yönetici gelip gitti. Her atama duyurusunu okurken kendi kendime aynı soruyu sorduğumu hatırlıyorum:

Acaba çok aramışlar mı?

Yanlış yere yanlış adam seçildiği o kadar barizdi ki.

Bu seviyedeki her atamadan sonra, çevremde aynı yorum yapılırdı:

Gene birileri patrona işe yaramaz birini pazarlamış!

(Onlar pazarlamış demiyordu da, benim terbiyem müsait değil!)

Çünkü balık baştan kokar derler ya, hata her seferinde patrondaydı.

İşi bilmediği, daha doğrusu iş bilmediği için;

insanları tanımadığı için;

ve asıl, her haltı bildiği (!) ve bilgiye değer vermediği, bilgili insanlara (biraz da bilgisizliğin ve görgüsüzlüğün verdiği kompleksle) saygı duymadığı ve bu yüzden danışmayı da bilmediği için…

birileri tarafından yönlendiriliyor (etkilendikleri de ya bir menfaat bekleyen insanlar, ya çevresine topladığı, sizin deyiminizle, kifayetsiz muhterisler [bakınız aşağıdaki ‘Kifayetsiz muhterisler ve ‘cahil cesareti’ başlıklı yazı], ya da bir takım sosyetik eş dost…)

adayları yanlış kriterlerle değerlendiriyor ve sonuçta istisnasız – ısrarla söylüyorum – istisnasız her seferinde yanlış adam seçiyordu.

Seçtiği yanlış yönetici de haliyle kendinden daha bilgisiz ve kifayetsiz bir ara yöneticiyi seçiyor ve bu böyle, aşağıda doğru gidiyordu.

Ve neticede yönetici seviyesi giderek düşüyordu.”

Gelen, 4-5 sene çalışıp gözden düşüyor ve gidiyormuş.

“Son olarak son derece muhteris ama bilgisiz bir yönetici kızcağız vardı, o da gitti. Tabii o ‘Ben ayrıldım’ diyor sağda solda ama, bakmayın siz. İşten çıkarıldı. Zaten iş tecrübesi yoktu, insan tecrübesi yoktu, yönetim tecrübesi yoktu, o göreve neden getirildi, anlamamıştık. O zaman, bir başbaşa konuşmamızda, kendisine söylemiştim:

– Bizim şirkette yöneticilerin kıblesi patrondur; yüzlerini patrona, sırtlarını çalışanlara (ve işe) dönerek, sadece patrona hoş görünerek, sadece ‘yapar gibi yaparak’ o koltukta oturacaklarını zannederler. Gün gelir, böyle yönetilen bir şirkette işler haliyle kötü gittiği için, patron bir günah keçisi aramaya başlar. Eeee, kötü gidişattan patron sorumlu olacak değil ya, kendini kapıda bulursun. Kalıcı olmak istiyorsan vazgeçilmez olacaksın. Vazgeçilmez olmak için de işini çok iyi bilmen, ekibinin desteğini alıp çok çalışman lazım. Patronla arama konferansına girmek yok kayağa gitmek yetmez!

Ama dediğimi anlamadı. Geçenlerde kovuldu…”

Böyle diyor 30 yıllık tecrübeli yönetici. (Sen nasıl 30 yıldır o şirkette çalışıyorsun, diye sormadım artık.)

Haftaya hatırlatın da, şu ‘günah keçisi’ konusunu bir konuşalım.

 

 

 

 

Bu yazıyı paylaş

Kifayetsiz muhterisler ve ‘cahil cesareti’

Bu yazıyı paylaş

 

İzniniz olursa, hâlâ güncel olan bazı eski yazıları burada ara ara tekrar yayımlamak istiyorum. Maksadım, tabii biraz tembellik yapmak ama asıl, aradan geçen zamanda, sözünü ettiğim konularda en küçük bir ilerleme, iyileşme kaydetmediğimizi göstermek.

Hürriyet-İK’daki ilk imzalı yazımdı, daha köşe yazısı değil bir haber gibiydi.

Kifayetsiz muhterisler‘ diye bir kavram uydurmuştum o yazıda. Laf tuttu çünkü Türk şirketlerinin önemli bir gerçeğine parmak şey yapıyordu, parmak basıyordu. 7-8 sene geçti, kurumlara ve çalışanlara en azından vakit kaybettiren bu ‘şirket zararlıları‘ azalmadı, arttı.

(Bu arada, yazının sonuna koyduğum videoyu lütfen seyredin, Türkiye’de ne uzmanlar yetişiyor bakın. Sendromu psikolojik hastalık zanneden, aptallıkla cahilliği aynı şey sanan, Türk ve dünya tarihine vakıf… Çok eğlenceli.)

Şöyle yazmıştım, 30 Kasım 2008’de…

KİFAYETSİZ MUHTERİSLER VE ‘CAHİL CEHALETİ’

Bazen Amerika’yı yeniden keşfetmek işe yarar. Amerigo Vespucci’nin işine yaradı mesela: Kristof Kolomb’un 1492’de yeni bir kıta keşfettiğini keşfettiği içindir ki, kıtanın adı Kristofa değil Amerika olarak kaldı.

New York Stern School of Business’te görevli psikologlar Justin Kruger ve David Dunning’in tarihe geçmelerine vesile olan bulguları, yani Dunning-Kruger Etkisi adıyla literatüre geçecek olan teorileri de, Türk sağduyusunun yüzyıllardır ‘cahil cesareti’ dediği şeydir aslında.

Journal of Personality and Social Psychology’nin Aralık 1999 tarihli sayısında yayımlanan teorileri özetle ‘Cehalet, gerçek bilginin aksine, bireyin kendine olan güvenini artırır’ der. (Bu cümle de Charles Darwin’e aittir zaten.)

Metin çözme, araç kullanma, tenis oynama gibi çeşitli alanlarda yapılan araştırmaların sonucunda şu bulgulara ulaşılmıştır:

* Niteliksiz insanlar ne ölçüde niteliksiz olduklarını fark edemezler.

* Niteliksiz insanlar, niteliklerini abartma eğilimindedir.

* Niteliksiz insanlar, gerçekten nitelikli insanların niteliklerini görüp anlamaktan da acizdirler.

* Eğer nitelikleri, belli bir eğitimle, antrenmanla artırılırsa, aynı niteliksiz insanlar, niteliksizliklerinin farkına varmaya başlarlar.
Değerlendirme zaafı

İki uzman daha sonra, bu teorilerini test etme fırsatı da buldular. Cornell Üniversitesi’nden 45 öğrenciye bir test yaptılar, çeşitli sorular sordular. Ardından öğrencilerden ‘testin sonucunda ne kadar başarılı olacaklarını tahmin etmelerini’ istediler. En başarısızların (yani sadece yüzde 10 ve daha az doğru cevap verenlerin), testin yüzde 60’ına doğru cevap verdiklerine, ayrıca iyi günlerinde olsalar yüzde 70’e ulaşabileceklerine inandıkları ortaya çıktı. En iyilerin (yani en az yüzde 90 doğru sonuç alanların) en alçakgönüllü denekler olduğu (soruların yüzde 70’ine doğru cevap verdiklerini düşündükleri) görüldü. (Not: Dunning ve Kruger bu çalışmalarıyla 2000 yılında IgNobel de kazandılar.)

İki uzman psikolog bu bilinçsizliği, ‘kronik kendi kendini değerlendirme (auto-evaluation) yeteneksizliğine’ bağlıyorlar. Çalışan, kendi kapasitesini değerlendirmekten ve eksikliğini teşhis etmekten acizdir. Ama asıl vahim olan, bu ‘yetersizlik + haddini bilmeme’ kokteylinin, mesleki açıdan, karşı koyulmaz bir itici güç oluşturması. Kariyer açısından bir eksiyken, artıya dönüşmesi.

İşinde çok iyi olduğuna yürekten inanan ‘yetersiz’, kendini ve yaptıklarını övmekten, her işte öne çıkmaktan ve haddi olmayan görevlere talip olmaktan en küçük bir rahatsızlık duymayacaktır. Aksine bunu bir ‘hak’ olarak görecektir. ‘Uyanıklık’ bilecektir.

Bu arada, gerçekten bilgili ve yetenekli insanlar ise çalışma hayatında ‘fazla alçakgönüllü’ davranarak kendilerine haksızlık edecekler, öne çıkmayacaklar, yüksek görevlere kendiliklerinden talip olmayacaklar, kıymetlerinin bilinmesini bekleyecekler (ve bilinmeyince için için kırılacaklar ve kendilerini daha da geriye çekecekler) ve muhtemelen üstleri tarafından ‘ihtiras eksikliği’ ile suçlanacaklardır. Üstleri de zaten genelde ‘aynı yoldan geçmiş’ insanlardır.

Buna, insan kaynaklarının, iki benzer CV arasından, ‘kendine güvenen ve iyi sonuç alma olasılığı yüksek’ adayı tercih edeceği gerçeğini de eklerseniz, Dunning-Kruger Sendromu’nun Peter Prensibi’nin (*) yatağını yaptığı da ortaya çıkar.

Sonuçta, ‘kifayetsiz muhterisler’ her zaman ve her yerde daha hızlı yükselecekler ve daha yukarılara çıkacaklardır. Etrafınıza bir bakın, uzmanlara hak vereceksiniz.

(*) Peter Prensibi: Her çalışan, iş ortamında yetersiz olduğu noktaya kadar yükselir, der. Bunun doğal sonucu olarak, yüksek makamlar daima yetersiz insanlar tarafından işgal edilir.

Hürriyet-İK, 30.11.2008

 

 

Bu yazıyı paylaş