Kirlenmişlik hissi, tiksinti, kıskançlık

Bu yazıyı paylaş
Melencolia I
 Albrecht Dürer, Melencolia I

 

Fransız meslektaşım Jean-Paul Kauffmann 1985’te, haber yapmak için gittiği Lübnan’da İslami Cihat adlı terör örgütü tarafından kaçırıldı. 3 yıla yakın esir tutuldu. Tahmin edebileceğiniz gibi korkunç şartlarda. (Esaret arkadaşı, sosyolog Michel Seurat onun kadar şanslı değildi.  1986’da teröristlerin elinde öldü. Cesedi Fransa’ya 20 yıl sonra getirilebildi.)

Kauffmann serbest kaldıktan sonra gazeteciliğe döndü, ama asıl yazarlığa ağırlık verdi.

Bu yılın başında yayımlanan Outre Terre (Kara Ötesi ?) adlı kitabında, özgürlüğüne kavuştuktan sonra, bir tür ‘şefkatsizlik’ (inaffection) geliştirdiğini söylüyor.

Yani insanlarla daha mesafeli durduğunu, insanlara daha az sevgi ve bağlılıkla yaklaştığını söylemek istiyor. Kendine böyle bir savunma mekanizması geliştirmiş.

Bu tavrımı soğukluk olarak algılayanlar da var, diyor. Ama aslında, kötü talihe boyun eğmemek ve olumsuzluklara rağmen ayakta kalabilmek için böyle yapmam şarttı”.

Neyse, aktarmak istediğim bu değildi.

Asıl şu cümlesi:

Esaretim sırasında bir takım budalalarla yakın temas yüzünden kendimi kirlenmiş gibi hissettim…

Buradaki ‘kirlenme’ lafını yanlış anlamayın. Kauffmann cinsel saldırıya maruz kalmış falan değil.

(Bu arada hâlâ, kadınların haklı tepkisine rağmen, Türk Dil Kurumu’nun güncel Türkçe sözlüğünde kirli kelimesinin karşısında ‘aybaşı durumunda bulunan kadın’ yazıyor.)

*

Kauffmann’ın bu sözlerini okurken, duyduğum tiksintinin adını koydum. Aslında fazla felsefî kaçmasa bu hisse Sartre gibi Bulantı da denebilirdi.

Fark ettim ki, 25’i ücretli 35 yıllık çalışma hayatımda yoluma çıkan bir sürü budala ve kifayetsiz muhteris ile mesai yapmak bende benzer bir ‘kirlilik’ duygusu yaratmış.

Özellikle de yönetim kademesinde ve hatta kilit mevkilerde görev yapanlar…

İnsan evladının küçücük bile olsa çıkarı söz konusu olduğunda ne kadar küçülebildiğini, ne derece çirkinleşebildiğini görmek…

Bunlarla yıllarca aynı ofisi, aynı atmosferi paylaşmak zorunda kalmak…

Bunların bir kısmının patronlar ve tepe yöneticiler tarafından muteber addedildiğine; hatta tepe yönetici ve dahî patron mertebesine yükseldiğine çaresiz şahit olmak…

İçimi yormuş!

 

Not: Aklınıza geleni ben de düşündüm.  Ben de kendimi sorguladım. Kendi başarısızlığıma mazeret bulmak için başarılı insanları küçümseme gayreti mi? diye. Değil. Bakın 5-6 yıl önce, Hürriyet-İK’da ne yazmışım:

 

Kıskançlık

Bazen, kendi karşımda ‘şeytanın avukatı‘ oluveririm:

– Serdar, sen sakın X’i kıskanıyor olmayasın!

Yüksek sesle düşünüyorum…

(1) Meslektaşlarımı kıskanmıyorum. Çünkü bu saatten sonra, Türkiye’de, gazetecilikte gelmeyi hayal ettiğim hiçbir yer veya mevki yok. Yani ‘benden daha iyi bir yerde‘ diye haset edeceğim kimse yok, çünkü öyle bir yer yok. (Bazı görevler var ki, tabii, bu işi yapıp da ‘mundar‘ demesi kolay değil, ama bunların da bedelini ödemeye razı değilim¹.) Olsa olsa maaşlarını ve sair maddi imkanlarını kıskanmam gerekir. Bunun da manası yok, çünkü yüzlerce insanı birden kıskanmak aptallık olur.

Lise yıllarında, gene böyle şarladığım günlerden bir gün, babamın bana verdiği bir dersi unutmuyorum:

– Öyle adamların, öyle yerlere geldiğini göreceksin ki, hayret edeceksin. Buna şimdiden kendini hazırla!

Aynı şeyi, 40 yıl sonra, ben de çocuklarıma söylüyorum.

Liberal denilen günümüz toplumlarında ‘başarı‘ olarak nitelenen pek çok (hepsi değil, başarıyı tartışmasız hak eden az sayıda insanın karşısında saygıyla eğiliyorum elbet) ‘başarı‘ olarak nitelenen pek çok sonuç ve mevki, diyordum, aslında darwinizm’in bir tezahürü. Bu düzende, en iyi olan değil, şartlara en iyi uyum sağlayan olan hayatta kalıyor. Kendini en iyi pazarlayan, yaptığını en güzel yutturan, en iyi dönen, kime ağam paşam diyeceğini, kimi ezeceğini iyi bilen…

Her ne kadar, Yunus’un dediği gibi vara yoğa kakırsam da, kıskanmıyorum. Sadece bunlara, daha doğrusu bunları adam yerine koyan düzene ve sahiplerine kızıyorum, o kadar.

(2) Yapmak istemeyeceğim şeyleri yapan, olmak istemeyeceğim yerlerde olanları tabii ki kıskanmıyorum.

(3) Zaten beceremeyeceğim işleri başaranları da kıskanmıyorum. Yaptıkları işi değerlendirecek altyapya sahip değilim. Mesela Rostropovich söylendiği kadar önemli bir çellist midir, ben bilemem. Haaa, Bach’ın 1 no.lu çello süitini onun gibi çalabilmeyi istemez miydim, çok isterdim; ama, kabiliyetim olsa bile, 40 sene günde 10 saat arşe sallamaya (yani gene bedelini ödemeye) gönlüm yok.

(4) Ama yapmak istediğim ve iyi kötü yapabileceğim işleri başaranları… işte bunları kıskanıyorum. Nedir bu işler, uzun mesele. Ama buradaki ‘pozitif‘ kıskançlıktır, varsa böyle bir kavram. Bu konuda da kızgınım, bu konuda da (gene Yunus’un ‘de hep eksiklik bendedir‘ düsturu gereği) sadece ve sadece kendime kızıyorum.

Bunları İK Gazetesi‘nde niye yazdım? Teşhir yahut psikanaliz olsun diye değil.

Bu yöntemi size de salık veririm, çünkü

(1) Kendine karşı dürüst ve gerçekçi olmak başarının anahtarıdır

(2) Kıskançlıklarınız size kendinize de itiraf edemediğiniz (a) kariyer hedefleriniz ve (b) bunlara ulaşmak bedel ödemeye hazır olup olmadığınız hakkında iyi bir fikir verecektir. Bir deneyin bakın…

 

Hürriyet-İK, 16.05.2010

 

¹ Bu açıklamayı bugün, 20 Haziran 2016’da ekliyorum. Burada sözünü ettiğim Hürriyet gibi bir gazetenin Genel Yayın Yönetmenliği idi. İşin sorumluluğu ve mesaisi beni korkutmaz. Ama bu göreve getirilmek ve orada durabilmek için (patronla, Ankara ile, reklamverenle vs ilişkilerde) ‘kimliğimden ve kişiliğimden’ istenen taviz ve bedeli kabul edebilir miydim, bilmiyorum. Şükrü Baban hoca, politikaya bulaşmamak için bakanlık tekliflerini reddettiğini anlatırken, dürüstçe “Ama bana Sadaret (not: Sadrazamlık yani burada Başbakanlık) önerilmedi. Önerilseydi, hayır diyebilir miydim, bilmem…” demişti. Ben de böyle bir teklif alsaydım, gene bu kadar ‘prensip sahibi’ kalabilir miydim, bilmiyorum. Hervé Bel’in  La Nuit du Vojd’unda anlatıcı şöyle bir soru sorar : “Kıvırtamayacağımız (pazarlık edemeyeceğimiz) bir tercihe zorlanmadıkça, kim olduğumuzu nasıl bilebiliriz ?

 

 

 

Bu yazıyı paylaş

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir