Göçebelik ve doğal ayıklama (gene)

Bu yazıyı paylaş

Faruk Eskioğlu dostum, Açıkgazete’deki son yazısında (¹) İngiltere’de yaşayan Türkler’in en önemli ortak sağlık sorununun boyun ağrısı olduğunu ifşa ediyordu. Tıbbın açıklayamadığı kadar yüksek oranda.

Tıbbın değil belki ama gazetecinin ve aklın açıklayabildiği bir anormallik. Türk toplumunu tanıyanlar için çok normal bir anormallik aslında.

Şu kadar basit:

Özetle, ufak tefek trafik kazalarında sigorta şirketinden tazminat koparmanın en kolay yolu ‘darbeden dolayı boynumda ağrı oluyor’ demekmiş. Aksi ispat edilemediği için sigorta şirketleri ödeme yapmak durumunda kalıyormuş. Bu laf bir kere duyuldu ya, İngiltere’de yaşayan ne kadar Türk varsa – aynı zihniyetteki Türk avukatların da tavsiyesiyle  – en küçük kazada ‘boynum ağrıyor’ diye rapor ve para alıyormuş.

Hep derim, hep yazarım. Sosyoloji, sosyal-psikoloji gibi bir alanda uzmanlaşmadığıma çok yanarım.

Merak ederim:

Binlerce yıl sürmüş ve genlerimize işlemiş göçebeliğin kimliğimize, karakterimize etkisi nedir acaba?

Ayrıca en az bin yıldır çok zor bir coğrafyada ayakta kalabilmek bazı özellikler gerektiriyor elbette.  Bunlar bazen övünülecek, bazen ve genellikle utanılacak hassalardır. Bu coğrafya ve zor şartlar bizi nasıl bir uyuma zorladı acaba?

(Dinci yobazlar okuyup anlamadan Darwin’den nefret ederler ya, boşuna değil. “Bir toplum gerçeklerden ne kadar uzaklaşırsa, gerçeği söyleyenlerden o kadar nefret eder” der Orwell.

Doğal ayıklama, ‘en iyinin’ değil ‘şartlara en iyi uyanın’ hayatta kaldığını ve türünü devam ettirdiğini gösterir.

Şartlara en iyi uyarak hayatta kalmak’ dediğim gibi övünülecek ama aynı zamanda utanılacak bir başarıdır. Çünkü en arsız, en yüzsüz, en açgözlü, en acımasız olan türün hayatta kalma şansı en yüksektir.)

Birileri bunu anlatabilse keşke… de kendimizi tanısak.

Hâlâ göçebeye has özelliklere sahip olduğumuza inanıyorum.

Mesela (hep söylediğim laf) organizasyon özürlü oluşumuz. Batılıların organizasyon kelimesinin Türkçe’de karşığı yoktur çünkü Türkler böyle bir kavrama ihtiyaç duymamışlardır, diye iddia ediyorum. Çünkü göçebeler ve daha sonra tabiat döngüsüne bağımlı yerleşik köylüler, hep aynı, bin yıllık mevsimsel hareketleri tekrarlarlar.

Çok düşünmeden ve hazırlığımızı tamamlamadan langur lungur işe girişmemiz de (kervan yolda düzülür) bu sebeptendir. Gene bu sebepten inanılmaz derecede tutucudur… vs, vs.

Ama bir yandan da, şartlar bu göçebe halkı çok zor bir coğrafyada (rekabetin ve tehdidin büyük olduğu Maveraünnehir ve Anadolu gerçekten şiddetli bir coğrafyadır) ayakta kalabilmek için uyum göstermeye zorlamış olmalı.

(Unutmayın ki 1000’li yıllarda yüz-yüz elli yıl süren göçle Ortaasya’dan gelen Türk nüfusun 150-200 bini geçmediği söylenir. Ama bu ufacık nüfus, koskoca bir coğrafyada bin yıldır yaşayan  hıristiyanları, arapları ve diğer kadim milletleri kendi içinde eritip hâkim unsur haline gelmeyi başarmış. Tabii bu hepimizin – en milliyetçiler dahil hepimizin – belli ve farklı oranlarda Rum, Ermeni, Süryani, Kürt, Arap hatta Hitit, Frig vs DNA’sı taşıdığımız anlamına gelir ki, bu yukarıda söylediğim araştırmayı daha da zor ve ilginç hale getirir.)

Beni çok heyecanlandıran ve başımı döndüren bir konu. Bilimsel cehaletime rağmen saatlerce konuşabilirim. Onun için susacağım.

Girişteki konuya bağlamak için şu kadarını söyleyeyim:

Türkler’in kendilerini ‘herkesten daha uyanık olmak’ konusunda mecbur, ‘başkalarının hakkını çiğnemek’ konusunda mezun görmelerinin;

ve bunun sonucunda ortaya çıkan kanun-kural tanımazlığın, arsızlığın, yüzsüzlüğün ve diğer (kimilerine göre marifet ama aslında yüz karası) birçok karakter(sizliğim)izin, ben, işte bu göçebeliğin genetik izleri ve yaşadığımız uyum süreci ile açıklanabileceğini düşünüyorum.

Bu arada açıklamalarımdan emin değilim ama tespitlerime güveniyorum.

(¹) https://www.acikgazete.com

 

 

 

 

Bu yazıyı paylaş

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir