Bir ‘senin ne üstüne vazife, ayrıca şimdi sırası mı!’ yazısı…

Bu yazıyı paylaş

 

(Konunun İK ile ilgisi yok ama benim zaten İK diye bir sınırlamam yok. Bu konuda anlaştım sanıyorum.)

Gene bir 29 Ekim’de, gene aynı şeyi söyleyeceğim, gene kızacaksınız.

İSTİKLAL MARŞI’nın güftesi muhteşem, bestesi berbat.

Söylemek, hele kalabalıklarla söylemek mümkün değil, insanın nefesi yetmiyor.

Marşlar, özellikle de millî marşlar, büyük kalabalıklarla, hep birlikte, bağıra bağıra söylemek için değil midir? Ama söyleyemiyoruz.

Bakın biz Mehmet Akif’in o muhteşem şiirini ne hale getiriyoruz:

Korkma sönmez bu şafak
Larda yüzen al sancak

Sönmeden yurdu
Munüstünde tüten en sonocak obe
Nim milletimin
Yıldızıdır parlayacakobenim
dir, o benim milletimindir ancak.

Çatma, kurban olayım
Çehreni ey nazlı hilal!
Kahraman ırkı
Ma bir gül ne bu şiddet bu celal sana
Olmaz dökülen
Kanlarımız sonra helal hakkıdır
Hakk’a tapan milletimin istiklal!

Ve bunu söylemeyi bile beceremiyoruz.

Gelin, Cumhuriyet’in 100. yılı için İSTİKLAL MARŞI’nın bestesini yenileyelim…

 

Bu yazıyı paylaş

Ciddiyet ve eblehlik üstüne kısaca

Bu yazıyı paylaş

 

Kendini ciddiye almakla zekâ arasında bir korelasyon vardır.

(Bu ebleh sıfatını çok severim. Bön, alık, akılsız, ahmak’tan, belki de sesi yüzünden, daha iyi ifade eder manasını.)

Eblehler, kendilerini çok ciddiye alırlar.

Ve kendini ciddî ciddî ciddiye alanlar, mutlaka belli bir oranda eblehtirler.

Örnek vermemi istemeyeceğinizi umuyorum. Yoksa liste uzun.

*

Zeka, kendini ciddiye değil, tiye almayı gerektirir.

Kendini ciddiye alan insan, kendini ciddiye almayan kadar özgür değildir.

Milan Kundera “Ciddî olmak ne demektir? Başkalarına inandırdığı şeye inanan insan ciddidir” der. (Jacques ve Efendisi)

 

Not: Bu arada kendiyle alenen alay etmek, koruyucu bir zırh da olabilir ki, ben bazen giyinirim.

 

 

 

 

Bu yazıyı paylaş