Eskilerden bir kitap eleştirisi

Bu yazıyı paylaş

Sümer (Özvatan) Hollanda seyahati öncesi havaya girmek için Harry Mulisch’in Süreç’ini okumaya hazırlanıyordu. Dur sana yaptığım tek ciddi kitap eleştirisini okutayım, dedim. Sonra, bari herkes okusun, diye düşündüm. (Herkes dediğim gene sadece Sümer olabilir. Bu blogu okuyan yok gibi geliyor bana.) 2005 tarihli. Cumhuriyet Kitap eki için yazılmış ama her nedense yayımlanmamıştı. 

*
*   *

Harry Mulisch’in Süreç’i hakkında

“Kutsal Kitap’a göre, insan iki kez yaratılmış, ardından bir üçüncü kez daha yaratılması gerekmiş. Tekvin’in 1.bap, 27.ayetinde şöyle yazar: Ve Tanrı insanı kendi suretinde yarattı, onu Tanrı’nın suretinde yarattı; onları erkek ve dişi olarak yarattı.” diyor Harry Mulisch yahut da kahramanı genetik uzmanı Victor Werker.

Yani Yaratılış’ta iki insan vardır, bir erkek ve bir kadın. Erkek Âdem’dir, ama kadın Havva değildir. Anaların anası Havva daha sonra, Âdem’in kaburgasından yaratılacaktır.

“Havva, Âdem’in ikinci karısıdır. Fakat birincisi kimdir, nasıl bir yaratıktır?” diye soruyor yazar, “Çok şükür uzmanlar bunu ortaya çıkarmışlardır: O Lilith’tir.”

“O da Âdem gibi tek başına yaratıldığı için kendine çok güvenir, Âdem’in boyunduruğu altına girmek istemez. Nasıl çoğalacakları söz konusu olunca (Sonra Tanrı ‘verimli olun ve çoğalın’ dedi.) Lilith alta yatmayı kabul etmez, araları tamamen açılır… Sonunda Lilith yapmaması gereken bir şey yapar: Lanet okur. YHVH’nin söylenmesi çok zor – ve telaffuz edilip yazılması yasak olan – 72 harflik adını ağzına alır, aynı anda bir iblis olur ve uçup gider…”

Bu aşamadan sonra Tanrı, Âdem’i bir kez daha yaratacak, kaburgasından da anaların anası ve yaratılışıyla Âdem’in tam bir erkek olmasını sağlayan Havva’yı var edecektir.

Harry Mulisch işte bu Yaratılış macerasının altıncı gününün altıncı saatinde neler olduğunu merak ediyor:

(Birinci saatte Âdem’i düşünen, ikinci saatte başmelekler kabinesinde tartışan, üçüncü saatte toprağı seçen, dördüncü saatte suyla karıştırıp çamur hazırlayan ve beşinci saatte Âdem’in vücuduna şekil veren YHVH) “Altıncı saatte de bu çamurdan bir golem yaratmış. (“Golem: Doğu Avrupa’daki haham efsanelerinde bir çeşit robot veya okmunculus! Alnına Kutsal Kitap’tan bir ayet konulunca, bir süre için canlanırdı.” Meydan Larousse) Ortaya çıkan artık organik bir yaratıktır, fakat henüz bir insan değildir… bu yaratığa yedinci saatte ruh üflemiş, sekizinci saatte de Âdem’i Cennet’e götürüp hayvanlara adlar verdirerek konuşmasını sağlamış…” (Yaşam konuşmayla başlar, insanı hayvandan ayıran şey konuşmadır.)

“Ben” diyor Mulisch – yahut da kahramanı Werker – “o gizem dolu altıncı saatte neler olduğunu, o anın ayrıntılarını çok merak ediyorum. YHVH ne yaratmıştı?”

Köktendincilerin Evrim Teorisi’ne savaş açtığı, Tevrat’a dayanan Yaratılış tezini üstün ve tek kılmak için Washington’dan Ankara’ya, Tahran’dan Vatikan’a uluslarüstü bir cephe oluştuğu, eleştiri ve tartışmaların genelde ‘Darwincisin, demek  ki dedenin maymun olduğunu kabul ediyorsun’ seviyesinde (!) sürdüğü bir ortamda, Hollanda’nın yaşayan en büyük yazarı – gene Doğan Kitap’tan çıkan Suikast’ın tadı hâlâ damağımızda! – Harry Mulisch’in Süreç’i, okur için bir nimet, bir entelektüel oksijen adeta…

Gerçi, ilk satırlarda okuru uyarıyor yazar : “Zaman öldürmek için bu satırları okumaya başlamış olan, en iyisi kitabı hemen kapatsın, televizyonunu açsın ve koltuğuna kurulup, köpüklü sıcak banyosunda yaptığı gibi arkasına yaslansın. Biz ise yazıp okumaya başlamadan önce bir gün boyunca oruç tutacağız, sonra temiz ve soğuk suyla yıkanacağız, ardından da değerli beyaz keten kumaşlara sarınacağız.” Ancak bu uyarı cesaretinizi kırmasın. Bu sözlerin ifade ettiği şey, aslında yazarın edebiyat dünyasına ve – belki de eserine – yüklenecek Yahudi-Hıristiyan köktendincilere peşinen ‘omuz silkmesi’nden ibarettir.

Harry Mulisch (1927-2010)

Evet, Süreç kolay bir roman değil, ancak Mulisch, tıpkı bir DNA sarmalı gibi, en ‘teknik’ konuları da, – doğumun ancak ölümle tamamlanınca anlam kazanması, Kabala, Pygmalion gibi – en felsefî tartışmaları da okura erişilir kılıyor ve en küçük bir biçim endişesine kapılmaksızın… müthiş bir roman haline getiriyor.

Süreç, bir eleştirmenin dediği gibi, insanın son satırını okuduktan sonra başa dönmek ve bir kez daha okumak ihtiyacı duyduğu bir başyapıt.

*

Süreç, Cennet’te sahnelenen bu ilk dramadan sonra Prag gettosuna atlıyor. Göklerin yaratılışının 5.352’inci, İsa’nın doğumunun 1.592’nci yılına. İhtiyar haham Jehudah Loew, halkını katliamdan kurtarmak için, İmparatorun emriyle bir golem yaratır. Bunun için Sefer Yetsira’yı yani Yaratılışın Kitabı’nı aylarca okur, sırlarına vakıf olduğuna inandığı gün, uygun çamuru, berrak suyu bulur ve elleri titreyerek YHVH’yı taklide kalkışır. (O hiçbir şeyden bir şey yarattı. Hiçbir şey olanı varlık yaptı.) Çamurdan bir vücut meydana getirir. Önce göbek deliğini açar, sonra onun da Âdem gibi anası olmadığını hatırlayıp kapatır. Nihayet, İbranî alfabesinin (‘Dünyanın İbranîce yatarıldığını unutmamalısın.’) kutsal 22 harfini kullanarak goleme can verir.

Sonuç bir felakettir. Bir harf hatası yüzünden (‘Tevrat’ı kopya ederken bir harf unutulsa dünyanın sonunun geleceğini biliyorsun!’)… golem bir erkek değil, bir dişi olur. Yani ‘yaratılan’ Âdem’in değil, iblis Lilith’in kopyasıdır. (‘YHVH de yanılmıştı: yarattığının ‘iyi’ olduğuna önceleri inanmıştı. Fakat zamanla bunun böyle olmadığı ortaya çıkmış, her şeyi düzeltmek için bir tufan ve bir kurtarıcı gerekmişti…’)

Haham Loew’in ikinci bir şansı olmayacaktır. Yaratılış’ı, Yaratan’ı taklit cesaretini çok pahalı öder.

Mulisch, edebiyat eleştirmeni Julia Pascal’in dediği gibi, inanmadığımız bir YHVH’yi sürekli taklit gayretimizi sorguluyor. ‘Hayatı yaratmak için’ (yani var olmayanı var etmek için) yapılan bu denemeler cezasız kalmaz.

YHVH’nin Dünya’yı ve Âdem’i yaratmasıyla başlayan Süreç, Haham Loew’ün başarısız golem denemesinin ardından erotik demek belki haksızlık olur ama ‘biyolojik’ – hatta biraz ‘hayvanî’- bir yaratılış sahnesiyle devam ediyor. Yazar bize kahramanı Victor Werker’in ‘ana rahmine düşüşünü’ anlatıyor. Anası, gebe kalabilmek için, kendisinden uzak duran kocasına bir tuzak kuracaktır.

Büyük acılar içinde dünyaya gelen Victor, ünlü bir bilimadamı olacak, inorganik maddeden organik madde, yani yaşamın primitif formdaki ilk hücresini (Eobiont) laboratuvarda ‘yaratmayı’ başaracaktır. Yani ‘çamurdan insana giden süreç’in ilk adımını tekrar atacaktır… Werker’in kalkıştığı, bir anlamda ‘Tanrıyı öldürmek’ değil midir? (‘Tanrı öldü’ vizyonu Nietzsche’nin Zerdüşt’ünde görülür. Yoksa yüz yıl sonra o, Victor Werker, hayat yaratmakla Tanrı’yı gerçekten mi öldürmüştü? Yoksa ‘Öldürmeyeceksin’ emrinin çekirdeğinde yatan ‘Hayat yaratmayacaksın’ emri miydi?’)

Neticede bir kez daha, YHVH’yı taklide cüret edilmiştir. Sonuç kaçınılmazdır. (‘O salı gününde büyük bir olasılıkla ilk insan Tanrı tarafından yaratılmıştı; ben prensipte bunun Tanrısız da mümkün olduğun gösterdim.’) Köktendincilerden Papa’ya, kıskanç bilim adamlarından sessiz telefonlara, birçok düşman edinecektir Werker.

Ancak Werker asıl trajediyi özel hayatında yaşayacak, inorganik maddeye hayat vermeyi başaran bilim adamı, baba olmayı başaramayacak ve sevgilisi onu terk edecektir. Karnında ölü bebeğini taşıyan kadını “yaşayan bir lahit” olarak nitelemesi, Werker’in yaşadığı ve “onun karnına ölümü koyan bendim” sözleriyle dile getirdiği vicdan azabı bir felsefî şaheserdir.

Ve Mulisch’in bu müstesna romanı, bundan sonra, bir bilim adamının doğmamış kızına yazdığı mektupları şeklinde sürer.

Mulisch/Werker bu mektuplarında yer yer ironiyle, hüzünle ve karamsarlıkla, teolojik-biyolojik-genetik ‘yaratılışın’ ötesine geçerek, edebî ve estetik ‘yaratıcılık’ hakkında da yüksek sesle düşünür.

YHVH’nın telaffuz edilemeyen adı, Evrenin ‘İbranîce’ yaratılışı, Âdem’in ‘konuşarak’ diğer canlılardan ayrışması, topu topu beş sayfayı aşmayan Sefer Yetsira’nın ebedî sırrı (‘Yaratılış Kitabı, yazıya yapılan en yüce övgüdür’), ismin önemi (‘Adolf Hitler değil de Bubi Mauskopf olabilir miydi adı?’) ve sonra DNA sarmalının yapıtaşları olan A, G, T ve C harflerinin oluşturduğu sonsuz kombinasyon derken… romanın akışı içinde anlıyoruz ki, söz ve yazı Yaratılış sürecinin temelidir.

Mulisch – kitabın ilk satırından başlayarak – romanı, yazarı, yazıyı, yazma-yaratma sürecini tartışır; harften heceye, heceden kelimeye, kelimeden cümleye ve cümleden esere geçerken, ‘Tanrı İnsan’ın (buna sanatçı da denebilir mi?) elinden çıkmış Yaratılış üzerine düşünür ve önemini teslim eder. (‘Watson ve Crick DNA’nın yapısını ortaya çıkarmamış olsaydı, birkaç yıl sonra bir başkası bunu mutlaka başaracaktı… Fakat Kafka Dava’yı yazmasaydı, bu roman sonsuza kadar yazılmamış kalırdı. Sözün kısası, bize sadece alçakgönüllü olmak yaraşır.’)

Mulisch Yahudi bir ananın ve Avusturya-Macaristan vatandaşı bir babanın çocuğudur. Ele aldığı ‘teolojik yaratılış’ın Yahudi-Hıristiyan inanışa dayanması doğal. Ama okurun, düşüncelerini İslâm’a doğru devam ettirmesine bir engel yok. Zaten… Kuran kelimesinin, ‘bir araya topladı, okudu, yazdırdı’ gibi anlamlara gelen ‘karee’ kökünden türediğini söylerler. Bunların dışında ‘okuttu, düzenledi, belli bir sıraya koydu, harflerin birleşmesinden kelimeleri, kelimelerin birleşmesinden cümleleri, ayetleri, sureleri bir araya getirdi’ anlamına geldiğini ileri sürenler de vardır. İslam inançlarına göre Kuran’ın bir diğer adı da El Kitab’dır (Meydan Larousse) ve Hz.Muhammed’e Mekke’de inen ilk vahiyler ‘IKRA’ yani ‘OKU’ buyruğuyla başlar.

‘Kendini Salieri mi sanıyorsun?’ demezseniz, size bir itirafta bulunacağım.

Hani Viyana’da İmparator 2.Joseph’in gözdesi ve başmüzisyeni iken, karşısına bir gün genç ve şımarık, Wolfgang Amadeus Mozart adlı bir çocuk çıkan Anatonio Salieri Usta’nın tanrıya sitemini hatırlar mısınız?

“Ömrüm boyunca Sana ve müziğe hizmet ettim. Ve Sen, şu yaşlı günlerimde, karşıma bu ucubeyi çıkardın. Niçin dehâ denilen ilahî kıvılcımını Antonio Salieri kulunun değil de şu şımarık çocuğun kalbine koydun? Tanrım, ben sana ne yaptım?”

Bizim gibi, işi yazmak olanlar için Harry Mulisch bir ucubedir!

Bu nedenle ebediyat dünyası, yıllardır Nobel Edebiyat Ödülü alamayışına hayret ediyor. Kaybeden Mulisch değil, Nobel oluyor…

1957’de Anne Frank Ödülü, 1961’de Athos Ödülü, 1980’de P.C.Hooft Ödülü kazanan, 76 yaşındaki Harry Mulisch, kahramanı Victor Werker’in ağzından örtülü bir sitem gönderiyor Nobel jürisine: “Geriye sadece defalarca Nobel’e aday gösterilip de, defalarca kazanamamış zavallı adamcağız kalacak… Eğer bu kişi bir yazar ise, kendisi gibi Tolstoy’dan Proust’a, Joyce’dan Borges’e daha birçok edebiyatçının da ödülsüz kaldığını düşünüp teselli bulacak.”

Serdar Devrim (Nisan 2005)
Süreç – Harry Mulisch – Doğan Kitap 2005

*

DİPNOT : Ne yazık ki, 5 yıl sonra, 2010’da aynı eleştiriyi şu önyazı ile tekrar yayımlamam gerekti : 

Hollandalı yazar Harry Mulisch 2010’da 83 yaşında öldü. Ülkesinde en prestijli edebiyat ödüllerini aldı, ama (bence hakkı olan) Nobel’i alamadı. O gün “burada detayına girmek istemiyorum” demiştim, bugün söyleyeyim: Anası Yahudi olan Mulisch kimilerinin gözünde ‘Yahudi olduğu için’, ama asıl kimilerinin gözünde (tam tersi) ‘yeteri kadar Yahudi olmadığı için’ kaybetti. Yani ne İsa’ya yaranabildi ne Musa’ya. Benim şahsî yorumum ki, yanılıyor olabilirim.

Bu yazıyı paylaş

Aynı okul, aynı yemekhane ve gene o yıllar…

Bu yazıyı paylaş

 

Ahmet (Eryılmaz) kişisel blogunda (*) ‘kurtulmak istediği’ bir anısını paylaştı. Birkaç yıl arayla, aynı yerde benim de benzer bir hatıram var, aklıma geldikçe sinirlendiğim. Ben de bu güne kadar kimseye anlatmadım. Galiba haysiyet meselesi yaptım…

Aynı mektep (Saint-Benoît), aynı yemekhane (girişin altındaki bodrum), hemen hemen aynı yıllar.

Ahmet haftalık mönüden bir iki örnek vermiş. Ben de bir ilave yapayım. Cumaları mutlaka buzhane kokan palamut tava çıkardı. (Katolikler cumaları et yemezler malûm.) Üstüne az sos dökülmüş pilav gerçekten nefisti. Haftanın bir günü de soslu rosto ve patates püresi çıkardı mesela…

Aynı yemekhane, iç karartıcı. Uzun salonun dibinde bir masa, öğretmenler yemek yiyor. Biz de 8’li masalarda oturuyoruz. Biraz askerî düzen. Birinci ihzârîdeyim (hazırlık), yaşım 11. En küçük biziz. Masalarda karışık oturuyoruz.

Öğlen sürveyanlar yok, çünkü hocalar daha okulda. Yemekhanenin disiplini ortaokul Fransızca hocası Orhan Bey’den soruluyor. Tanırsınız. Aktör Orhan Aydınbaş. (Hababam Sınıfı Sınıfta Kaldı filminde Millî Eğitim Bakanı, Banker Bilo’da belediye başkanı vs)

Orhan bey masaların arasında dolaşır, arasıra bir iki tokat atar, ki nefret ederim . (Neyse ki 8 yıllık ortaokul-lise hayatımda hiç başıma gelmedi.)

Daha okulun ve dolayısıyla yemekhanenin ilk günleri.

Masalarda sürahiler var. Bilirsiniz, kıçı geniş, boynu uzun, tepesinde gene camdan bir tıpaç… Yandaki gibi. 

Bardağıma su koymak için tutup kaldırmamla, boğazı elimde kaldı, kırıkmış meğer, dikkatlice yerine koymuş biri.
Masaya sular döküldü ve Orhan bey hemen tepeme dikildi.

– Keskisöpas? Kim kırdı bunu?
– Hocam ben, ama ben kırmadım, tutunca elimde kaldı.
– Kim kırdıysa parasını öder. 10 lira.
– Ama ben kırmadım. Birisi kırık parçayı yerine koymuş, elimde kaldı.
– Sus, ukalalık etme. Sürahiyi kırdın, parasını ödeyeceksin.
– Ama Mösyö sadece tutup kaldırdım, düşürmedim, çarpmadım…
– Kes sesini!

Ne kadar itiraz ettiysem dinletemedim, masadaki büyük öğrencilerin kahkahalarının arasında, aylık 12.5 lira harçlığımın 10 lirasını çıkarıp verdim.

Ve anneme babama bir şey söylemedim. Çünkü aptal yerine koyulmak ve bunun karşısında aciz kalmak çok koydu bana.

Sonradan öğrendim ki (burası şehir efsanesi veya kendimi rahatlatmak için sonradan uydurmam olabilir) o sürahi 3-4 kere kırılmış ve parası ödenmişmiş.

Daha ilkokulda (beddua ile andığım 2 kötü öğretmen yüzünden) ortaya çıkan, adaletsizliğe tahammül edememe ve susmama huyumun bir kaynağı da, şimdiye kadar kimseye anlatmadığım, bu haksızlık olmalı…

(*) www.ahmeteryilmaz.com.tr

Bu yazıyı paylaş
Bu yazıyı paylaş

 

Şubat ortalarında yaptığımız Canlı SADE’de, lütfedip gelenler hatırlarlar ‘Hayran olduğunuz yazarları, sanatçıları tanımamak evlâdır, yoksa fena halde hayal kırıklığına uğrar insan’ demiştim. Örnek olarak da İsmail Kadaré ve Dominique Lapierre’den söz etmiştim. Derdimi biraz daha genelleyerek anlattığım eski bir yazı buldum, 2007’de Onpunto’da yazmışım.

*

BÜYÜK ADAM…

Murat dedem, ismi lazım değil (zaten petkam sıkmaz kim olduğunu söylemeye) yakından tanıdığı bir Türk büyüğünden bahsederdi. Fikirlerine bağlılığından hiç şüphesi yoktu, ama bu ‘büyük adamı’ yakından tanımamış olmayı tercih ederdi. Tesadüfen ben de toplumun ‘büyük adam’ bildiği bir ikisiyle tanıştım.

Bunlardan biri bir büyük Türk şairiydi. Bir diğeri dünya çapında bir Avrupalı yazar. Sonra yerli yabancı bir iki büyük işadamı, dünya çapında sanatçılar, hatta bilim adamları tanıdım.

Her biri şüphesiz, kendi alanında ‘büyük adam’ idi.

Hiçbiri, benim ölçülerimle, ‘adam’ değildi.

Galiba ‘büyük adamlar’ yüksek dağlar gibi. Uzaktan bakınca başı bulutlara değen, heybetli, ulaşılmaz, yalnız…

Ama yanına yaklaştıkça, azametinin ve yüceliğinin aslında sarplığından, acımasızlığından, tehlikesinden (bıçak gibi keskin kayalarından, cam gibi kaygan buzullarından, ölümcül fırtınalarından, dondurucu soğuğundan) geldiğini fark ediyor insan.

Ne kadar ulaşılmaz, ne kadar gaddarsan, yoluna ne kadar çok kurban verilmişse, o kadar ‘efsane’ oluyorsun.

Olabildiğince sade olabilmek için, olabildiğince bilge olmak lazım’ der Ru-Bô.

‘Bilge’ sıfatını hak eden bir avuç (gerçek ‘büyük’) insan hariç, ‘büyük adam’ insan olarak pek makbûl değil.

İnsanî değerleri taşıyan insan, ‘büyük adam’ olası değil.

*

Acaba, toplumlar ‘büyük adam’ diye kabul edeceklerinde, insanî değil hayvanî değerler mi arıyorlar?

Otorite, acımasızlık, tuttuğunu koparmak, egoizm gibi…

Binlerce yıllık içgüdülerle…

Hani hayvan sürülerinin içlerinde en acımasız, en güçlü, en kurnaz olanı ‘alfa’ seçmeleri gibi?

Acaba, (Amin Maalouf’un romanında) Ömer Hayyam’ın Nizamülmülk’e dediği gibi, büyük adam olmak için, başkalarının üstüne basarak mı yükselmek gerekiyor? Acaba başarının sırrı bu mudur?

Yahut acaba, ben, ‘küçük adam’ olduğum için, ‘büyük adam boktan birşeydir’ diye uzanamadığım ciğere mundar mı diyorum? 🙂

Siz ne diyorsunuz?

Bu yazıyı paylaş

Yemma çoktan cennettedir

Bu yazıyı paylaş

Sümer (Özvatan) aradı az önce: “Serdar abi, şahsî blogunu çok boşladın, en azından eski bir yazını koysan…” Haklı. Bu vesileyle 8 Mart’ta bütün kadınlara sevgimizi ve saygımızı tekrarlayalım. 15 Mart 2008 tarihli eski bir yazı.

(Yazıyı müzik eşliğinde okuyun. Nedense o gün bu parçayı seçmişim.)

*

Baktım da, Tahar Ben Jelloun’un tek kitabını okumuşum. (La Nuit de l’erreur yani Hata Gecesi. Ben Fransızca’dan okudum.) Doğrusu hem utandım. Fransızca yazan Arap yazar ve şairlerine düşkünümdür. Hem sevindim. Okuyacak bir sürü kitabım oldu! (¹)

Faslı edebiyatçının yeni bir kitabı çıktı: Sur ma mère. Adından da anlaşıldığı gibi, annesini anlatıyor. (Jour de silence à Tanger’deyse babasını anlatıyordu.)

Ruhun / aklın / belleğin karanlık gecesine gömülüp giden annesini anlatıyor. Dünya çapında bir yazar olan oğlunun kitaplarına (okuma yazma bilmediği için)  sadece bakan annesinin hikayesini.

Ufak tefek ve güzel Fesli (Fas’ın Fes şehrinden) Fatma 15 yaşında evlenip, ertesi yıl kucağında bir küçük kız çocuğuyla dul kalmış. Tekrar evlendirmişler, bir oğlu olmuş. Bir kere daha dul kalmış. Çocuğu olmayan evli bir adama vermişler bu defa “kendisine bir çocuk verir vermez ilk karısını boşaması” şartıyla. “Lalla Fatma” bir erkek çocuk dünyaya getirmiş. Savaş günlerinin sıkıntısı arasında bir oğlan daha. Fes şehrinde, 1 aralık 1944’te dünyaya gelen çocuğa Tahar adını vermişler.

1950’de doğup büyüdüğü Fes’i terk edip (büyülü bir şehirdir gördüyseniz bilirsiniz) Tanca’ya yerleşen Fatma derin bir melankoliye kapılmış. Ölene kadar Fes’in, ‘küçük kara kirazların’, portakal ağaçlarının kokusunun ve ‘geri gelmeyecek bir dönemin renklerinin’ özlemiyle yaşamış.

2000 yılında, kendini esir hissettiği Tanca’daki evinde, yıllardır ona bakan kadını düşman, ziyaretine gelen kızını kendi annesi sanarak Alzheimer’in karanlıklarına gömülürken, oğlu Tahar sık sık ‘Yemma’sını görmeye gidermiş. Oğlunu bazen tanır, bazen tanımaz, başkalarıyla karıştırırmış, “çünkü zaten Yemma o sırada çok uzaklardadır, oğlunun daha doğmadığı eski günlerde yaşamaktadır.” Tahar annesini sabırla dinler. Yorgun ve yaşlı kadın, hastalık kokan odasındaki yatağında “tanımadığı genç ve çekici” bir kadına dönüşür. “İhtiyarlık ve bunama, annemi gençliğinin çiçekli günlerine geri götürdü” diyor yazar. Oğlu, dili çözülen annesinin anlattıklarını hüzünle dinler.

Ama günlük hayat giderek zorlaşmaktadır. Hastalık ilerlemekte, kadının yorgun bedeni gücünü kaybetmektedir. Yemma, yardımcı kadına ve çevresindekilere karşı giderek salgınlaşmaktadır. Yıllardır Paris’te yaşayan, burada kendine önemli bir yer edinen, 1987’de ülkenin en önemli edebiyat ödüllerinden Goncourt’u kazanan oğlu, Fransa’nın pek çok örf ve âdetini benimsemiş ama kendi tabiriyle “bir yandan ömürlerini uzatırken, bir yandan yaşlılarını feda eden” batı “medeniyeti”ne asla ısınamamıştır. Alberto Sordi’nin bir filmini hatırlar. Filmin kahramanı bir yandan annesinin üstüne titremekte, bir yandan da onu bir huzurevine götürmektedir. Tahar böyle yapmaz. Yemma evinde, yatağında ölür; oğlu son anına kadar yanındadır.

Yemma’nın son günleri bir cehennemdir. Ama, acı çeken, sayıklayan annesinin “çoktan cennette olduğuna” inanır oğlu:

Yemma, annesiyle, babasıyla, kardeşleriyle buluşmuş; çok gözlediği Fes’e, çocukluk günlerine geri dönmüştür. Onlarla konuşmakta, onları anlatmaktadır. Çocukluğunun mutluluğunu bir kere daha yaşamaktadır.

Ölüm döşeğinde sayıklayan Yemma aslında çoktan cennettedir.

*

Tahar Ben Jelloun’un kitabı, anası ölüm döşeğinde, ellerinin arasından kayıp giden her çocuk için umuttur.  (²)

 

 

 

(¹) O tarihten beri Ben Jelloun ne yazdıysa okudum, ayıbı azalttım.

(²) Ben bunları yazdıktan 2 ay sonra, dünyalar güzeli anam ellerimin arasından kaydı gitti. Stat rosa pristina nomine, nomina nuda tenemus!

Bu yazıyı paylaş