Yemma çoktan cennettedir

Bu yazıyı paylaş

Sümer (Özvatan) aradı az önce: “Serdar abi, şahsî blogunu çok boşladın, en azından eski bir yazını koysan…” Haklı. Bu vesileyle 8 Mart’ta bütün kadınlara sevgimizi ve saygımızı tekrarlayalım. 15 Mart 2008 tarihli eski bir yazı.

(Yazıyı müzik eşliğinde okuyun. Nedense o gün bu parçayı seçmişim.)

*

Baktım da, Tahar Ben Jelloun’un tek kitabını okumuşum. (La Nuit de l’erreur yani Hata Gecesi. Ben Fransızca’dan okudum.) Doğrusu hem utandım. Fransızca yazan Arap yazar ve şairlerine düşkünümdür. Hem sevindim. Okuyacak bir sürü kitabım oldu! (¹)

Faslı edebiyatçının yeni bir kitabı çıktı: Sur ma mère. Adından da anlaşıldığı gibi, annesini anlatıyor. (Jour de silence à Tanger’deyse babasını anlatıyordu.)

Ruhun / aklın / belleğin karanlık gecesine gömülüp giden annesini anlatıyor. Dünya çapında bir yazar olan oğlunun kitaplarına (okuma yazma bilmediği için)  sadece bakan annesinin hikayesini.

Ufak tefek ve güzel Fesli (Fas’ın Fes şehrinden) Fatma 15 yaşında evlenip, ertesi yıl kucağında bir küçük kız çocuğuyla dul kalmış. Tekrar evlendirmişler, bir oğlu olmuş. Bir kere daha dul kalmış. Çocuğu olmayan evli bir adama vermişler bu defa “kendisine bir çocuk verir vermez ilk karısını boşaması” şartıyla. “Lalla Fatma” bir erkek çocuk dünyaya getirmiş. Savaş günlerinin sıkıntısı arasında bir oğlan daha. Fes şehrinde, 1 aralık 1944’te dünyaya gelen çocuğa Tahar adını vermişler.

1950’de doğup büyüdüğü Fes’i terk edip (büyülü bir şehirdir gördüyseniz bilirsiniz) Tanca’ya yerleşen Fatma derin bir melankoliye kapılmış. Ölene kadar Fes’in, ‘küçük kara kirazların’, portakal ağaçlarının kokusunun ve ‘geri gelmeyecek bir dönemin renklerinin’ özlemiyle yaşamış.

2000 yılında, kendini esir hissettiği Tanca’daki evinde, yıllardır ona bakan kadını düşman, ziyaretine gelen kızını kendi annesi sanarak Alzheimer’in karanlıklarına gömülürken, oğlu Tahar sık sık ‘Yemma’sını görmeye gidermiş. Oğlunu bazen tanır, bazen tanımaz, başkalarıyla karıştırırmış, “çünkü zaten Yemma o sırada çok uzaklardadır, oğlunun daha doğmadığı eski günlerde yaşamaktadır.” Tahar annesini sabırla dinler. Yorgun ve yaşlı kadın, hastalık kokan odasındaki yatağında “tanımadığı genç ve çekici” bir kadına dönüşür. “İhtiyarlık ve bunama, annemi gençliğinin çiçekli günlerine geri götürdü” diyor yazar. Oğlu, dili çözülen annesinin anlattıklarını hüzünle dinler.

Ama günlük hayat giderek zorlaşmaktadır. Hastalık ilerlemekte, kadının yorgun bedeni gücünü kaybetmektedir. Yemma, yardımcı kadına ve çevresindekilere karşı giderek salgınlaşmaktadır. Yıllardır Paris’te yaşayan, burada kendine önemli bir yer edinen, 1987’de ülkenin en önemli edebiyat ödüllerinden Goncourt’u kazanan oğlu, Fransa’nın pek çok örf ve âdetini benimsemiş ama kendi tabiriyle “bir yandan ömürlerini uzatırken, bir yandan yaşlılarını feda eden” batı “medeniyeti”ne asla ısınamamıştır. Alberto Sordi’nin bir filmini hatırlar. Filmin kahramanı bir yandan annesinin üstüne titremekte, bir yandan da onu bir huzurevine götürmektedir. Tahar böyle yapmaz. Yemma evinde, yatağında ölür; oğlu son anına kadar yanındadır.

Yemma’nın son günleri bir cehennemdir. Ama, acı çeken, sayıklayan annesinin “çoktan cennette olduğuna” inanır oğlu:

Yemma, annesiyle, babasıyla, kardeşleriyle buluşmuş; çok gözlediği Fes’e, çocukluk günlerine geri dönmüştür. Onlarla konuşmakta, onları anlatmaktadır. Çocukluğunun mutluluğunu bir kere daha yaşamaktadır.

Ölüm döşeğinde sayıklayan Yemma aslında çoktan cennettedir.

*

Tahar Ben Jelloun’un kitabı, anası ölüm döşeğinde, ellerinin arasından kayıp giden her çocuk için umuttur.  (²)

 

 

 

(¹) O tarihten beri Ben Jelloun ne yazdıysa okudum, ayıbı azalttım.

(²) Ben bunları yazdıktan 2 ay sonra, dünyalar güzeli anam ellerimin arasından kaydı gitti. Stat rosa pristina nomine, nomina nuda tenemus!

Bu yazıyı paylaş

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir