Pembe kadife gömlekli delikanlı

Bu yazıyı paylaş

Sabah yedi buçuğa doğru evden çıktığımda, onu sırtını bahçe duvarına dayamış oturur görüyordum. Belinde saç örgüsü plastik kemer göbeğinin üstüne kadar çektiği iki numara büyük blucinin belini iyice sıkmış, paçalarını itinayla kıvırmış. Sırtında pembe fitilli kadifeden kalın bir gömlek. Adem elması fırlamış kara boynuna kadar, son düğmesi ilikli. Ayaklarında, yine bir iki numara büyük beyaz bir tenis ayakkabısı, sağ teki hafif patlak.

Ben apartman kapısından çıkınca, her seferinde, ayağa fırlıyor. Ta arabaya oturup gaza basana kadar, saygıyla, biraz da endişeyle beni izliyor gözleriyle. Varlığının farkındayım, göz temasından kaçıyorum. “Şeere” gelmiş köy çocuklarını bilirim, mesafeyi ayarlayamazlar, sonra kırmayayım delikanlıyı. Ama bakıyorum, hayır, laf atmamı beklemiyor, sadece gözümün ta içine bakıyor, saygıdan gözünü benden ayırmıyor. Dikiz aynasından bakıyorum, arkamdan tekrar sırtını duvara verip çömüyor, sessizce bekliyor. Sadece bana değil, üstü başı düzgün kim geçse ayağa fırlıyor, saygıyla “diğeliyor” duvar dibinde.

Üst kattaki inşaatta çalışıyormuş. Herkesten önce, mesai başlamadan yarım saat, bir saat evvel gelip, orada bekliyormuş. Sonradan, Karslı bir Kürt çocuğu olduğunu söylediler. İnşaatlarda çalışmak üzere İstanbul’a gelmiş. Tembih etmişler zahir, çocuk çalıştırmazlar mı ne dedilerse artık, yaşını 18 diyor, ama taş çatlasa 14 yaşında, hadi bilemedin 15. Erken uzamış gibi bir hali var. Hani o yaşta çocukların önce eli, ayağı büyür ya… Fikirtepe’de bir inşaatta kalıyormuş, kimsesi yokmuş İstanbul’da.

Her sabah, erkenden geliyor, sanki birisi yerini kapacakmış gibi, gelip, inşaatı uzaktan gözetliyor. Sadece yanından hali vakti yerinde biri geçerse ayağa fırlıyor, dikkatle yüzüne bakıyor, saygıda bir kusur etme endişesiyle. Sonra yine gözlerini zor ayırdığı ikinci kattaki inşaate çeviriyor. Oradan bir hareket bekliyor, bir ışık, belki bir ses.

“Herkes bir çalışırsa, o iki çalışıyordu” dedi sonradan kalfa. “Hiç konuşmadı, sadece bir iş söylendiği zaman ‘Hah!’ demekle yetindi. Paraya çok ihtiyacı vardı belli ki. Öğleyin katıksız ekmek yiyordu. Gazete kağıdına sarılı olarak torbasından çıkardığı yarım ekmeği. Ustalar aralarında para toplayıp çay ve şeker alıyordu. Hiç katılmadı. İkram edileni de, sanki para isteriz diye korkarak içti…”

Her akşam, mesai bittikten sonra ayak sürtüyormuş. Kendine bir işler icat edip çalışmaya devam ediyor, millet kasketini alıp giderken ortalığı toplayıp süpürüyor, hani diğer işçiler gitsin diye bekliyor. Ki, her akşam çıkmadan önce, ustabaşına alçak sesle soracak…

Sesinde her akşam aynı umutla karışık endişeyle…

– Usta, ben yarın da geliyom deel mi?

Evet, gel! deyince, “Hah” diyor, içinde artık ne varsa, nesi olabilir ki, elinde beyaz bir market poşeti, hızlı hızlı çıkıyor. İnşaat gözden kaybolana kadar, dönüp dönüp bakıyor. Yerinde duruyor mu diye.

“Evine” tek otobüsle dönmek için ta köprünün gişelerine kadar yürüyormuş, gece vakti.

Mevsim ilerledi, pimapenler takıldı, mutfak dolapları da geldi… Üst katın tadilatı bitmek üzere.

Haftanın ilk günü, Kürt delikanlıyı göremedim duvar dibinde. Daha doğrusu, niye yalan söyleyeyim, saatlerce sonra fark ettim bu sabah, gırtlağına kadar ilikli pembe kadife gömleği, sıkılmış gibi göbeğinin üzerinde duran eski bluciniyle esas duruşta beni gözetlemediğini…

Akşam, her zamankinden erken döndüm eve. Üst kattaki kalfayı çıkmadan yakalayayım diye.

Pazar akşamı mesai bittiğinde yine sona kalmış, demek ki sesinde aynı endişeli umut, sormuş:

– Usta, ben yarın da geliyom deel mi?

Bu sefer “Hayır” demişler, “Senin işin bitti, hakkını helâl et!”

“Hah!” demiş.

İlk defa, Köprü gişelerine doğru yürürken geriye dönüp bakmadı, diyordu kalfa.


Hürriyet, 2003

 

 

 

Bu yazıyı paylaş