Kıblesi patron olanın…

Bu yazıyı paylaş

 

İsmi lazım değil, büyük bir gruba bağlı büyük bir şirkette çalışan bir yönetici anlatıyor, kendi cümlelerimle aktarıyorum:

“30 yıldır grup şirketlerinde yönetici olarak çalışıyorum.

Bu 30 yıl boyunca, yönetici seviyesinde neredeyse tek bir ‘doğru atama’ya şahit olmadım desem, abartmış sayılmam.

Bu sürede, tepe yönetimde, herhalde 40-50 yönetici gelip gitti. Her atama duyurusunu okurken kendi kendime aynı soruyu sorduğumu hatırlıyorum:

Acaba çok aramışlar mı?

Yanlış yere yanlış adam seçildiği o kadar barizdi ki.

Bu seviyedeki her atamadan sonra, çevremde aynı yorum yapılırdı:

Gene birileri patrona işe yaramaz birini pazarlamış!

(Onlar pazarlamış demiyordu da, benim terbiyem müsait değil!)

Çünkü balık baştan kokar derler ya, hata her seferinde patrondaydı.

İşi bilmediği, daha doğrusu iş bilmediği için;

insanları tanımadığı için;

ve asıl, her haltı bildiği (!) ve bilgiye değer vermediği, bilgili insanlara (biraz da bilgisizliğin ve görgüsüzlüğün verdiği kompleksle) saygı duymadığı ve bu yüzden danışmayı da bilmediği için…

birileri tarafından yönlendiriliyor (etkilendikleri de ya bir menfaat bekleyen insanlar, ya çevresine topladığı, sizin deyiminizle, kifayetsiz muhterisler [bakınız aşağıdaki ‘Kifayetsiz muhterisler ve ‘cahil cesareti’ başlıklı yazı], ya da bir takım sosyetik eş dost…)

adayları yanlış kriterlerle değerlendiriyor ve sonuçta istisnasız – ısrarla söylüyorum – istisnasız her seferinde yanlış adam seçiyordu.

Seçtiği yanlış yönetici de haliyle kendinden daha bilgisiz ve kifayetsiz bir ara yöneticiyi seçiyor ve bu böyle, aşağıda doğru gidiyordu.

Ve neticede yönetici seviyesi giderek düşüyordu.”

Gelen, 4-5 sene çalışıp gözden düşüyor ve gidiyormuş.

“Son olarak son derece muhteris ama bilgisiz bir yönetici kızcağız vardı, o da gitti. Tabii o ‘Ben ayrıldım’ diyor sağda solda ama, bakmayın siz. İşten çıkarıldı. Zaten iş tecrübesi yoktu, insan tecrübesi yoktu, yönetim tecrübesi yoktu, o göreve neden getirildi, anlamamıştık. O zaman, bir başbaşa konuşmamızda, kendisine söylemiştim:

– Bizim şirkette yöneticilerin kıblesi patrondur; yüzlerini patrona, sırtlarını çalışanlara (ve işe) dönerek, sadece patrona hoş görünerek, sadece ‘yapar gibi yaparak’ o koltukta oturacaklarını zannederler. Gün gelir, böyle yönetilen bir şirkette işler haliyle kötü gittiği için, patron bir günah keçisi aramaya başlar. Eeee, kötü gidişattan patron sorumlu olacak değil ya, kendini kapıda bulursun. Kalıcı olmak istiyorsan vazgeçilmez olacaksın. Vazgeçilmez olmak için de işini çok iyi bilmen, ekibinin desteğini alıp çok çalışman lazım. Patronla arama konferansına girmek yok kayağa gitmek yetmez!

Ama dediğimi anlamadı. Geçenlerde kovuldu…”

Böyle diyor 30 yıllık tecrübeli yönetici. (Sen nasıl 30 yıldır o şirkette çalışıyorsun, diye sormadım artık.)

Haftaya hatırlatın da, şu ‘günah keçisi’ konusunu bir konuşalım.

 

 

 

 

Bu yazıyı paylaş

Kifayetsiz muhterisler ve ‘cahil cesareti’

Bu yazıyı paylaş

 

İzniniz olursa, hâlâ güncel olan bazı eski yazıları burada ara ara tekrar yayımlamak istiyorum. Maksadım, tabii biraz tembellik yapmak ama asıl, aradan geçen zamanda, sözünü ettiğim konularda en küçük bir ilerleme, iyileşme kaydetmediğimizi göstermek.

Hürriyet-İK’daki ilk imzalı yazımdı, daha köşe yazısı değil bir haber gibiydi.

Kifayetsiz muhterisler‘ diye bir kavram uydurmuştum o yazıda. Laf tuttu çünkü Türk şirketlerinin önemli bir gerçeğine parmak şey yapıyordu, parmak basıyordu. 7-8 sene geçti, kurumlara ve çalışanlara en azından vakit kaybettiren bu ‘şirket zararlıları‘ azalmadı, arttı.

(Bu arada, yazının sonuna koyduğum videoyu lütfen seyredin, Türkiye’de ne uzmanlar yetişiyor bakın. Sendromu psikolojik hastalık zanneden, aptallıkla cahilliği aynı şey sanan, Türk ve dünya tarihine vakıf… Çok eğlenceli.)

Şöyle yazmıştım, 30 Kasım 2008’de…

KİFAYETSİZ MUHTERİSLER VE ‘CAHİL CEHALETİ’

Bazen Amerika’yı yeniden keşfetmek işe yarar. Amerigo Vespucci’nin işine yaradı mesela: Kristof Kolomb’un 1492’de yeni bir kıta keşfettiğini keşfettiği içindir ki, kıtanın adı Kristofa değil Amerika olarak kaldı.

New York Stern School of Business’te görevli psikologlar Justin Kruger ve David Dunning’in tarihe geçmelerine vesile olan bulguları, yani Dunning-Kruger Etkisi adıyla literatüre geçecek olan teorileri de, Türk sağduyusunun yüzyıllardır ‘cahil cesareti’ dediği şeydir aslında.

Journal of Personality and Social Psychology’nin Aralık 1999 tarihli sayısında yayımlanan teorileri özetle ‘Cehalet, gerçek bilginin aksine, bireyin kendine olan güvenini artırır’ der. (Bu cümle de Charles Darwin’e aittir zaten.)

Metin çözme, araç kullanma, tenis oynama gibi çeşitli alanlarda yapılan araştırmaların sonucunda şu bulgulara ulaşılmıştır:

* Niteliksiz insanlar ne ölçüde niteliksiz olduklarını fark edemezler.

* Niteliksiz insanlar, niteliklerini abartma eğilimindedir.

* Niteliksiz insanlar, gerçekten nitelikli insanların niteliklerini görüp anlamaktan da acizdirler.

* Eğer nitelikleri, belli bir eğitimle, antrenmanla artırılırsa, aynı niteliksiz insanlar, niteliksizliklerinin farkına varmaya başlarlar.
Değerlendirme zaafı

İki uzman daha sonra, bu teorilerini test etme fırsatı da buldular. Cornell Üniversitesi’nden 45 öğrenciye bir test yaptılar, çeşitli sorular sordular. Ardından öğrencilerden ‘testin sonucunda ne kadar başarılı olacaklarını tahmin etmelerini’ istediler. En başarısızların (yani sadece yüzde 10 ve daha az doğru cevap verenlerin), testin yüzde 60’ına doğru cevap verdiklerine, ayrıca iyi günlerinde olsalar yüzde 70’e ulaşabileceklerine inandıkları ortaya çıktı. En iyilerin (yani en az yüzde 90 doğru sonuç alanların) en alçakgönüllü denekler olduğu (soruların yüzde 70’ine doğru cevap verdiklerini düşündükleri) görüldü. (Not: Dunning ve Kruger bu çalışmalarıyla 2000 yılında IgNobel de kazandılar.)

İki uzman psikolog bu bilinçsizliği, ‘kronik kendi kendini değerlendirme (auto-evaluation) yeteneksizliğine’ bağlıyorlar. Çalışan, kendi kapasitesini değerlendirmekten ve eksikliğini teşhis etmekten acizdir. Ama asıl vahim olan, bu ‘yetersizlik + haddini bilmeme’ kokteylinin, mesleki açıdan, karşı koyulmaz bir itici güç oluşturması. Kariyer açısından bir eksiyken, artıya dönüşmesi.

İşinde çok iyi olduğuna yürekten inanan ‘yetersiz’, kendini ve yaptıklarını övmekten, her işte öne çıkmaktan ve haddi olmayan görevlere talip olmaktan en küçük bir rahatsızlık duymayacaktır. Aksine bunu bir ‘hak’ olarak görecektir. ‘Uyanıklık’ bilecektir.

Bu arada, gerçekten bilgili ve yetenekli insanlar ise çalışma hayatında ‘fazla alçakgönüllü’ davranarak kendilerine haksızlık edecekler, öne çıkmayacaklar, yüksek görevlere kendiliklerinden talip olmayacaklar, kıymetlerinin bilinmesini bekleyecekler (ve bilinmeyince için için kırılacaklar ve kendilerini daha da geriye çekecekler) ve muhtemelen üstleri tarafından ‘ihtiras eksikliği’ ile suçlanacaklardır. Üstleri de zaten genelde ‘aynı yoldan geçmiş’ insanlardır.

Buna, insan kaynaklarının, iki benzer CV arasından, ‘kendine güvenen ve iyi sonuç alma olasılığı yüksek’ adayı tercih edeceği gerçeğini de eklerseniz, Dunning-Kruger Sendromu’nun Peter Prensibi’nin (*) yatağını yaptığı da ortaya çıkar.

Sonuçta, ‘kifayetsiz muhterisler’ her zaman ve her yerde daha hızlı yükselecekler ve daha yukarılara çıkacaklardır. Etrafınıza bir bakın, uzmanlara hak vereceksiniz.

(*) Peter Prensibi: Her çalışan, iş ortamında yetersiz olduğu noktaya kadar yükselir, der. Bunun doğal sonucu olarak, yüksek makamlar daima yetersiz insanlar tarafından işgal edilir.

Hürriyet-İK, 30.11.2008

 

 

Bu yazıyı paylaş

Bugün biraz gomonislik yapasım var

Bu yazıyı paylaş
Dessin anime Alice au Pays des Merveilles (Alice's Adventures in Wonderland), 1951 (Walt Disney) : le lapin blanc en retard, avec sa montre
(Alice’s Adventures in Wonderland), 1951 (Walt Disney)

 

İK yazısı değil. Eski okurların alışık olduğu türden, (sonuna kadar okuyabilirseniz) bitirdiğinizde ağzısında buruk bir tat ve aklınızda ‘Eee? Yani?’ sorusu bırakmayı hedefleyen bir ‘insan’ yazısı.

4 alıntı yapacağım ve bunları birbirine bağlamaya çalışmayacağım.

Aslında her biri bir yazıyı kurtarırdı ama, bu seferlik benden olsun.

1 / MODANIN BAŞARDIĞI MUCİZE

Filozof Georg Simmel (1858-1918) moda’nın birbirine zıt eğilimleri nasıl Simmel_01
bir araya getirmeyi başardığını anlatır.

O günlerde moda olan renklere bürünmek, kıyafetleri giymek, aksesuarları takmak demek; yahut moda kelimeleri kullanmak, revaçta olan inançları savunmak demek…

bir yandan kalabalığı taklit edip herkes gibi yapmak; ama aynı zamanda da, ya parası olmadığı ya da trend’leri fark edemediği için modaya ayak uyduramayanlarla (ve bu yüzden gölgede kalmaya mahkum olanlarla) farkını ortaya koymak demektir.

Yani modanın mucizesi, diyor Simmel, kolektif konformizm (= uymalıcık) ile sözde özgür bireysel tercihi; birilerinin (= modaları belirleyenler) kafalarına göre verdiği kararlara koyun gibi uymakla, herkesten farklı olma iddiasını birleştirmeyi başarmaktır.

(Biliyorum, zor bir paragraftı, şöyle açayım: İnsanlar bir yandan koyun gibi modanın peşinden gidiyorlar ama bir yandan da ‘kendilerine bir stil yarattıklarını’ veya ‘özgür bireysel tercihleriyle’ hareket ettiklerini vehmediyorlar. Birileri ‘bu sene fuşya çok moda olsun’ diye karar veriyor ve üretime geçiyor, ama insanlar o yıl ‘herkesten farklı olmak için’ – herkes gibi ! – fuşya giydiklerine kendilerini inandırabiliyorlar.)

Simmel, modanın icat ettiği (paradoksal) yöntemi, ‘aynı zamanda bir bireysel farklılaşma (ayrımlaşma) olan bir sosyal boyuneğme’ diye tarif ediyor. (¹)

Hasılı, moda (yani aslında işinsanları ve şirketler) insanlara hem aptal hem koyun muamelesi yapıyor. Ve insanlar bu muameleye maruz olmak için dükkanlara koşuyorlar…

Bir örnek vereyim isterseniz.

Sokaklara, otoyollara bakın. Araçların yüzde 90’ı, belki 99’u 3 renkten ibaret: Gri, beyaz ve siyah.

Herkes, araba alırken gri, beyaz veya siyah ‘istiyor’. Çünkü otomobil şirketleri böyle istiyorlar ve bunu başarmak için bir bir ‘moda’ yarattılar. Çünkü üretim ve pazarlama açısından 3 rengi yönetmek, elbette, 10-15 farklı rengi yönetmekten çok daha kolay ve asıl ekonomik.

Ve bunun için (güya birbiriyle ölümüne rekabet eden) uluslararası şirketler muhteşem bir pazarlama mucizesini başardılar: Hem işlerine geldiği gibi (neredeyse) sadece 3 renk araç üretiyor ve satıyorlar, ve de tükecinin bunu ‘kendi özgür tercihi’ zannetmesini temin ediyorlar.

2 / TÜKETİCİYİ ‘SABIRSIZLIK PAZARI’NDA OYALAMAK

Yazar ve sineFestival_américain_-_Marc_Dugainma yönetmeni Marc Dugain, ‘sabırsızlık pazarı’ diye bir tanım kullanır. Özetle der ki, birileri iktidar hırsıyla tepişirken, vatandaşlar da bu arada ‘sabırsızlık pazarı’ tarafından oyalanıyorlar.

Günün ve gecenin her saatinde connected olmak, aslında hiçbir değeri olmayan bir sürü şeye addicted olmak… (²)

3 / ‘YOĞUN HAYAT’IN SONUCU ‘YORGUN TOPLUM’

Fransız filozof ve yazar Tristan Garcia, yakında piyasaya çıkan bir deneme kitabında ‘yoğun (dolu dolu, şiddetli) hayat’ diye bir kavram kullanıyor.

tristangarciafranckfervillereformateeNe yaşarsan yaşa ama dolu dolu (yoğun) yaşa: Modernizmin amüntüsü budur, diyor.

Modernizmin insana artık tek vaadi ‘daha fazla…

Ne olursa olsun fark etmez, yararlanma, zevk, insanlık, ilerleme, para, konfor, otantiklik, taklitçilik… ne olursa olsun ama ‘daha fazla’ olsun!

Sakin, durgun, dingin yaşamak demek, daha kötü yaşamak hatta hiç yaşamamak demek.

Hayatta artık tek bir şeyin anlamı: Yoğunluk. Yaşamımızın, yaşanmışlıkların yoğunluğu…

Başka kültürler başka zamanlarda selâmeti ve bilgeliği öne çıkardılar, diyor Garcia. Günümüzün kültürü ise daima daha fazla ve daima daha yoğun olsun istiyor.

Ancak, diyor filozof, ‘hep daha fazla’ derken, vardığımız nokta ‘hep daha az’. Stres, burn-out ve yarattığı ‘yorgun toplum’. (³)

4 / VE TÜKETTİĞİNİ HAYATIYLA ÖDEMEK

Pepe’ (Jose) Mujica’nın #HUMAN için verdiği efsanevî röportajı izlemişsinizdir.

220px-Pepemujica22010-2015 arasında Uruguay Cumhurbaşkanlığı yapan eski Tupamaros gerillası, ‘dünyanın en fakir devlet başkanı’ Mujica, röportajın bir yerinde şöyle diyor:

“Yaşam biçimimiz ve değerlerimiz, içinde yaşadığımız toplumu yansıtır.Bunlardan  (bu yaşam biçiminden ve değerlerden) vazgeçmemek için her şeyi yapıyoruz.

10 yıl tek başımna bir hücrede yattım. 7 yıl tek bir kitap bile okuyamadım. Düşünmeye vaktim oldu. İşte vardığım sonuç: İnsan ya azla yetinip mutlu olur – çünkü mutluluk içimizdedir, ya da hiçbir yere varamaz. Fakirlik edebiyatı yapmıyorum, kanaatkârlıktan söz ediyorum. Ama biz, ‘Tüketim toplumu’ diye bir şey icat ettik. Sürekli kalkınma peşindeyiz. Ekonomi büyümezse, bu bir felaket. Gereksiz bir sürü ihtiyaç icat ettik. Durmadan satın almak, atmak, satın almak atmak… Saçıp savurduğumuz (israf ettiğimiz) aslında hayatımız. Bir şey satın aldığım zaman, ya da sen satın aldığın zaman, karşılığını parayla ödemiyoruz. O parayı kazanmak için ömrümüzden harcadığımız zamanla ödüyoruz. Ama unutuyoruz ki, hayatı satın almak mümkün değil. İnsanın hayatını, özgürlüğunu kaybetmek için harcaması ne kadar acıklı…” (⁴)

6a00d8341bfb1653ef016768100819970b

 

(¹) Kaynak:Roger-Pol Droit, le MDL, 06.09.2013
(²) Trilogie de l’Emprise – Cilt III
(³) Tristan Garcia – La Vie intense. Une obsession moderne.
(⁴) https://www.youtube.com/watch?v=4GX6a2WEA1Q

 

Bu yazıyı paylaş

Tenkisât mı, tensîkat mı?

Bu yazıyı paylaş

Bugün Pazar, ama (en azından İstanbul’da) kimseyi güneşe çıkaracakları yok, çünkü hava kapalı.

Tamam, kötü bir espriydi, ısrar etmeyeceğim. (¹)

*

Bugün Pazar diyordum, 22 Mayıs Pazar.

Haziran ayına 9 gün kaldı.

Haziran, kimi şirketlerde bir ‘ince ayar’ dönemidir.

Gerekiyorsa ufak tefek ‘ara zamlar’ ve ‘işten çıkarmalar’ yapılır.

Hani yılbaşında gözden kaçan, yahut yılbaşında göze batmasın diye hazirana bırakılan ufak tefek maaş ayarlamalarını yapmak ve yılbaşından beri şişen kadroları biraz hafifletmek için.

Ve her yıl, Aralık’ta olduğu gibi Haziran’da da bana aynı soru sorulur:

Serdar abi, bunun doğrusu nedir? Tensîkat mı, tenkisât mı?

Ve Serdar abi de her seferinde bu soruya “İşten çıkarma demenin bir sakıncası mı var?” karşı-sorusuyla cevap verir.

*

Fikret Devellioğlu’nun Osmanlıca-Türkçe Ansiklopedisi’nden bakalım.

Tenkisât (Arapça tenkis’ten) : Azaltmalar, indirmeler, eksiltmeler, eksiltilmeler

Tensîkat (Arapça tensîk’ten, ka uzun okunur) : 1. Düzen vermeler, düzenleme(ler)  2. Fazla memuru işten çıkarma

*

Hasılı, ‘fazla (²) memuru işten çıkarma’ anlamındaki ‘tensîkat’ burada daha doğru. Bununla birlikte ‘azaltmalar, indirmeler, eksiltmeler, eksiltilmeler’ anlamındaki ‘tenkisât’ da yanlış değil.

Lâkin ben, her ikinsini pek kullanmam, zira

– ‘tensîkat’ kelimesinde bir ‘sinkaf’ sesi var ki, beni rahatsız ediyor.

– ‘tenkisât’ kelimesi ise bende ‘tenkıye’yi çağrıştırıyor. Sizler bilmezsiniz, tenkıye ‘kalın bağırsağa su verme ve bu iş için kullanılan alet’ demektir. Lavman aleti yani.

Her ikisi de, çalışanları işten çıkarma konusunda zarif benzetmeler değil.

 

 

(¹) Bugün pazar.
Bugün beni ilk defa güneşe çıkardılar.
Ve ben ömrümde ilk defa gökyüzünün
bu kadar benden uzak
bu kadar mavi
bu kadar geniş olduğuna şaşarak
kımıldamadan durdum.
Sonra saygıyla toprağa oturdum,
dayadım sırtımı duvara.
Bu anda ne düşmek dalgalara,
bu anda ne kavga, ne hürriyet, ne karım.
Toprak, güneş ve ben…
Bahtiyarım…

Nazım Hikmet

(²) Gerçi buradaki ‘fazla’ kelimesi de tartışılır. Şirketlerde işten çıkarılanlar her zaman ‘fazla’ çalışanlar değildir. Uzatmamak için detayına girmeyelim.

 

 

Bu yazıyı paylaş

Çalışma hayatı ve türler arası ilişkiler

Bu yazıyı paylaş

869665clown006cc

Defteri kitabı kaldırın!” diyecektim ama, Baby boomer’dan X kuşağına geçerken zaten kaldırmıştınız. O zaman bari arkanıza yaslanın beni öyle dinleyin.

Dersimiz = Tabiat Bilgisi
Konumuz = Türler arası ilişkiler

Uzun ve teorik anlatmak yerine, türler arası ilişkilerden bir iki örnekle yetinelim.

*

ASALAKLIK

Bir canlının diğer bir canlıyı sömürerek ve ona zarar vererek yaşadığı ilişki. Örnek : Köpeğin kanını emerek yaşayan kene.

Çalışma hayatındaki asalaklardan örnek istiyorsanız, onu da vereyim.

X Şirketi personel taşıyan, getir götür işlerini yapan ‘taşeron şoförler’ istihdam ediyor. (Yani bu şoförler ücretli değil. Anlaşmalı çalışıyorlar, yaptıkları kilometre başına bir ücret alıyorlar ve şirkete fatura kesiyorlar.)

Ancaak, bu şoförlerin anlaşması X Şirketi ile değil, Z Şirketi ile.

Bu şirket, X’in patronunun (bir baltaya sap olamamış) küçük kayınbiraderine ait. Hiçbir ekonomik işlevi yok. Sadece, patroniçenin kardeşi sıfatıyla, X ile taşeronların arasına girip, hiçbir iş yapmadan şoförlerden % 10 komisyon alıyor. Yani asalak…

Bu bir ‘kazan-kaybet’ ilişkidir.

*

KOMENSALİZM

Latince cum (= ile) ve mensa (masa) kelimelerinden türemiş bir kelimedir. ‘Aynı masayı paylaşan’ mealinde. Ev sahibinin yemeğini misafiriyle paylaştığı bir ilişkidir. Bu ilişkide misafir kârlı çıkar, ev sahibinin kârı zararı olmaz.

Mesela rehber balığı, peşisıra gezdiği köpekbalığının avından artan yiyecek parçalarıyla beslenir. Palyaço balığı, deniz şakayığının içine saklanarak yaşar. Gibi.

Gene X Şirketi’nde, bu kez patronun, hayatı Kuaför (pardon, heyr staylist & dizayner) Okşan ile H&M arasında geçen kızı söz konusu. Sigortalı olsun diye bordroda ‘yönetim kurulu başkanı danışmanı’ gibi gösteriliyor haçan. Sigorta primi, almadığı maaştan ödeniyor, şirkete bir külfeti yok.

Bu bir ‘kazan-ne kazan ne kaybet’ ilişkidir.

*

SİNANTROPİ

Eski Yunanca syn (= birlikte) ve anthrôpos (= insan) kelimelerinden türetilmiş bir bilimsel tanımdır.

Mesela mutfakta ekmek kırıntılarıyla beslenen böcek, ambardaki buğdayı yiyen fare, tavanarasına ağını ören örümcek, yahut daha masum, yuvasını çatının altına yapan kırlangıç, sinontrop denilen türlerdir.

Görüldüğü gibi, sinantrop denilenlerin hepsi zararlı hayvanlar değil. Ama hepsi, evrim sürecinde, insanla yakın temas kurarak bundan bir çıkar sağlamayı öğrenmiş canlılar.

Bu ilişkiye de, aslında elle tutulur bir iş yapmayan, zaten üç kuruş maaşa talim eden, ama nasılsa muhtelif sebeplerle işten atılmamayı başaran (benim ‘ne kaa ekmek o kaa köfteci’ adını verdiğim) ‘düşük profilli’ çalışanlar örnek verilebilir.

Bu da farklı bir ‘kazan-ne kazan ne kaybet’ ilişkidir.

*

AMENSALİZM

Bu tür ilişkide, türlerden biri zarara uğrarken, diğeri ne kâr eder ne zarar. Kazanan yoktur, sadece kaybeden bir taraf vardır.

Mesela pazar günleri Belgrad Ormanları’na inen Homo Piknikus cinsi ayı, topun peşinde koşarken genç fidanları ezer, mangal yapacağım diye ağaç dallarını kırar, çevreyi ve akarsu kaynaklarını kirletir… Bunun Piknikus’a bir getirisi yoktur, ama diğer canlı türleri ağır zarar görür.

Bu ilişki türüne çalışma hayatından bir örnek ne olabilir?

Daha önce çalıştığı şirketi batırdığı için Q Şirketi’nin CEO’luğuya ödüllendirilen bir yönetici. Adına mesela Ahmet diyelim. İşi hiç bilmediği ama bilmediğini bile bilmediği için, kristal dükkanına dalmış bir Piknikus misali, şirketin kâr getiren branşlarını ‘reorganizasyon’ adı altında işlemez hale getiren; kimin ne iş yaptığını bilmediği için, şirketi ayakta tutan çalışanları kapıya koyan; icra kurulunu kendisi kadar cahil bir takım kifayetsiz muhterislerle dolduran; neticede şirketin canına okuyan bir yönetici. Sonunda, artık devirdiği çamlar bini aşınca görevden alınan, ama Türkiye’de (kötü yönetilen şirketlerde) işini iyi yapmanın getirisi, kötü yapmanın götürüsü olmadığından, ensesinden tutulup kapıya koyulacağına ‘merkez valiliği’ne alınan (yani Holding’de dandik bir sıfatla boş otursun diye maaş, araba, şoför, sekreter falan verilen) Ahmet.

Şirket büyük yara almış, ama Ahmet bundan artı eksi etkilenmemiştir.

Bu bir ‘kaybet-ne kazan ne kaybet’ ilişkisidir.

*

Ve bu noktada zil sesiyle uyanan öğrenciler arkalarına bile bakmadan koşarak çıkarlar…

PS: Lütfen alttaki ‘uyarı yazısı’na da bir göz atın.

 

Bu yazıyı paylaş

Bitmeyen girizgâh

Bu yazıyı paylaş

 

Wood-railway

1 Mayıs’ta vira bismillah dedim, üstünden 10 gün geçti, hâlâ yaz(a)madım.

*

Hürriyet İK’da yazarken çok zorlandım.

Birincisi (her köşe yazısı için geçerlidir bu söyleyeceğim), bir ‘patron gazetesinde’ yazıyorsunuz. Hani Ertuğrul Özkök’ün dediği gibi ‘babamızın köşesi’ değil. Bunu hiç aklınızdan çıkarmamanız gerekir. Aklımdan çıkarmadım ama, söyleyeceğimi de söyledim.

İkincisi, bir ‘reklam gazetesinde’ yazıyorsunuz. Hayır için değil, ana gazetenin satışlarını arttırmak ve reklam almak için yayımlanan bir gazete. Genelde şirketlere, patronlara, özellikle de reklamverene karşı ‘dikkatli’ olmak zorundasınız. Kimseyi doğrudan hedef almadım, kimseyi kayırmadım. Çok da sallamadım.

Üçüncüsü, bir tür ‘uzmanlık gazetesi’, adı üstünde insan kaynakları: Yazı konunuz da dolayısıyla sınırlı. Ve ilk başladığım günlerde, uzmanı olduğum bir alan da değildi.  Onun için teknik konulardan kaçındım.

Dördüncüsü, haliyle, bir ‘köşe yazısı’, yeriniz sınırlı, şu kadar satır yazmanız gerekiyor. Ne az ne fazla. Biz gazeteciler zaten buna alışığız.

Ve nihayet beşincisi , bir ‘süreli yayın’. Haftada bir yazıyorsunuz. Mesela gazetenin hazırlandığı Cuma sabahı bilgisayarınızın başına oturup, “Hadi bakalım, öğlene kadar bir yazı yapmam gerek” diyorsunuz. Beni en çok bu zorladı. Oysa Hürriyet-internette ve, daha önce, Milliyet’te her gün (bazen günde 4-5 yazı) yazarken hiç zorlanmıyordum. İK yazılarını ancak ‘bıçak kemiğe dayanınca’ yazabiliyordum. (Ayrıca, aynı sebeple bir konuyu devam ettirme, işleme şansınız da yok, okur bir hafta önce yazdığınızı hatırlamak zorunda değil.)

*

Bu 5 zorluktan ilk 4’ü burada geçerli değil. Patron benim, reklamverenim yok (olursa bakarız), alanımız daha geniş (tabii ki öncelikle çalışma hayatı ama sınırımız ‘hayat ve insan’) ve yer sorunumuz yok.

Ama belli ki, beşincisi, ‘süreli yazma sendromu’ beni burada da zorlayacak.

Onun için burada, en azından yazılar oturana kadar, bir frekans sözü vermeyeceğim. Aklıma geldikçe, söyleyecek bir şeyim oldukça, uzun kısa demeden (hani teşbihte hata olmaz, uysa da uymasa da) yazacağım.

Ona göre…

 

Bu yazıyı paylaş

Hadi bakalım…

Bu yazıyı paylaş

17 Kasım 2015 saat 15.30 benim için bir milattır.

Doğum günü, yeni bir hayatın başladığı gün, yepyeni bir başlangıç…

O gün o saatte, 25 yıldır çalıştığım kurumdan yarım dakikada kovuldum. Herhangi bir gerekçe gösterme ihtiyacı duymadılar, ben de sormadım. Zaten sebebini çok iyi biliyorum. Ve beni işten çıkaranları, bana işin doğrusunu dürüstçe söyleyemeyeceklerini bilecek kadar iyi tanıyorum.

Gazeteciler için kovulmak olağandır. Her gazetecinin sicilinde bir kovulmuşluk vardır. Mesleğin şanındandır.

(3-4 yaşında bir çocukken, babamın Yeni Sabah’tan ‘kovulduğunu’ söylediğim için dedem bana kızmıştı. Bugün de “Hayırdır, Hürriyet’ten ayrıldın galiba?” diye soranlara “Ayrılmadım, kovdular!” deyince, istisnasız herkes “Olur mu öyle şey, estağfurullah!” diyor, demek ki kovulmak hâlâ utanılacak bir şey…)

2000’de Milliyet’teki yazılarıma son verilmişti ama işten çıkarılmamıştım, Hürriyet’e dönmüştüm. Ben de 25 yıl gecikmeyle de olsa ‘şerâfet mertebesine’ erdim.

Gerçi benimki, meslekî ‘şerâfet’ten (şereflilik) ziyade meslekî ‘şehâdet’ (şehitlik) sayılabilir, çünkü bu vesileyle gazeteciliği de bıraktım.

Bıraktım iddialı bir laf aslında, bıraktırıldım demek daha dürüst olur: Gazetecilik yapabileceğim bir gazete artık yok, bana bir teklif yok, ben de aramıyorum.

*

7-8 yıl Hürriyet internette, 5-6 yıl da Hürriyet İK’da yayımlanan yazılarıma 22 Kasım’da ‘Hoşça kalın!’ diyerek ara vermiştim.

Sonra da, (her an kesilebileceğini bildiğimden) Hürriyet İK’daki yazılarımı arşivlediğim blogumda :

Kim bilir, belki yakında…

Bu blog sadece Hürriyet İK’da yayımlanan yazılarımı bir araya getirmek içindi.
Hürriyet’le yollarımız ayrıldığına göre, bir arşiv olarak kalacaktır.
Ama bu bizim başka bir yerde buluşmayacağımız anlamına gelmez…
Biraz nefes alayım, işlerimi biraz yoluna koyayım (çünkü kovulunca düzenim fena halde bozuldu, tahmin edersiniz) gene buradan ve Twitter hesabımdan size bilgi vereceğim.
Her şey için bir kere daha teşekkürler.”

diye yazmıştım.

İşte o gün geldi.

Bu okuduğunuz sadece bir ‘ön bilgilendirme’ yazısıdır.

Gene insan kaynakları, çalışanların sorunları, kurum kültürü,  çalışma hayatı, yönetim, vesaire ve tabii bol bol ve asıl ‘insan’ üzerine sohbet edeceğiz burada.

*

Demiri vira etmek için bugünü seçtim, sembolik önemine binaen:

Bugün 1 Mayıs yani ‘emeğin ve emekçinin’ bayramı. Gene yasaklı ama olsun…

Gene bugün (beni hiçbir şekilde bağlamasa da güzel bir tesadüf) Rum ve de kısmen Ermeni Ortodoks dostlarımız Paskalya Yortusu’nu kutluyorlar. Paskalya ‘diriliş, yeniden doğuş’ demektir.

Haydi bakalım…

 

Not: Hürriyet internette yayımlanan eski yazıların arşivi yok. Ama Hürriyet İK’da çıkanlara serdardevrim-ik.blogspot.com.tr adresinden erişilebilir.

 

Bu yazıyı paylaş