Kan, Sperm ve Gözyaşı

Bu yazıyı paylaş

Gene eski (11.07.2004), Referans’ta çıkmış bir yazı. Ne yazık ki hâlâ ve daima güncel…

13915213-les-allies-aussi-ont-viole-des-femmes-allemandes-en-1945

IRAK’tan dünyayı ayağa kaldıran işkence fotoğraflarının geldiği günlerde, Eski Müttefikler, Normandiya Çıkarması’nın 60’ıncı yılında nihayet barış yapıyor ve kutlamalar dünya çapında bir medyatik şova dönüşüyordu. Aynı günlerde, ABD, ‘kurtardığı’ Batı Avrupa’dan – açıkça söylemeksizin – bir kez daha teşekkür beklerden, Le Monde’da Alain Moreau imzalı ‘ikonoklast’ bir yazı yayımlandı. “Bazı kurtarıcıların gizli tarihi” idi başlığı. (Le Monde, 5 Haziran 2004) 

*

Fransızlar’ın kollektif hafızasına kazılmış bir fotoğraf vardır: Amerikalı kurtarıcıları bağrına basan halk, GI’ların boynuna sarılmış Fransız genç kızlar, yan yana Amerikan ve Fransız bayrakları… D-Day’in 60’ıncı yılı En Uzun Gün yahut Er Ryan’ı Kurtarmak gibi kahramanlık öyküleri anlatan filmler ve sayısız kitapla kutlandı. Bütün bu sanat etkinliklerinin ve kutlamaların verdiği imaj neydi? “Dünyanın en büyük demokrasisinin, Eski Kıta’yı Büyük Kötülük’ten kurtarmak için gönderdiği kurtarıcı Amerikan askeri…” Bir Fransız deyiminin dediği gibi “Gerçek olamayacak kadar güzel” bir hikaye…

Editör ve senarist Alain Moreau bundan sonra, ‘Kurtarıcı’nın bilinmeyen bir yönünü anlatıyor. Örneklerle…

* 9 Ocak 1945 akşamüstü. Chonville yolu üzerinde bir darağacı kuruluyor. Georgia’lı 23 yaşındaki GI, John David Cooper, üç genç Fransız kızına tecavüz suçundan idam ediliyor.

* 2 Şubat 1945 aynı yer, aynı sahne. Cooper’in suç ortağı asker J.P.Wilson da asılıyor.

Bu iki asker, tecavüz suçundan asılan ilk GI’lar değil. Çıkarma için 1942’de yerleştikleri İngiltere’de de aynı suçtan idam edilen çok asker var.

17 bin tecavüz vakası

Fransa, Almanya ve İngiltere’de yakın bir geçmişte açılan arşivler korkunç gerçeği ortaya çıkardı: 1942 ila 1945 arasında, adalete intikal etmiş (ya etmeyenler?) on yedi bin tecavüz vakası… Suçlular daima ‘kurtarıcı’ Amerikan askerleri. Northern Kentucy University’den, sosyolog ve kriminolog Prof. J.Robert Lilly’nin kitabından alınma bu bilgiler. Kitabın adı ‘GI’ların gizli yüzü : İkinci Dünya Savaşı’nda Almanya, Fransa ve İngiltere’de işlenen tecavüz suçları.’ Kitap – Irak Savaşı bahanesiyle – Amerika’da yasak şu anda…

ABD askerlerinin ‘kurtardığı’ bu üç ülkede, 17.080 kadın ve kız çocuğu. 11.040 Almanya’da, 3.620 Fransa’da ve 2.420 İngiltere’de…

Yani, diyor Alain Moreau, Avrupa’nın kurtuluşunda da tarihi barbar savaş kuralları işledi, kadınlar işgal ordusunun ve kurtarıcı askerlerin sistematik tecavüz kurbanı oldu.

Tecavüzcüleri Eisenhower kurtarmış

Lilly ‘Kurtarılan Fransa’da cinsel saldırı, dost toprağı İngiltere’dekinden daha acımasızdı. İşgal edilen düşman Almanya’da ise çok daha büyük bir facia yaşandı’ diyor. Almanya’da, 1945’in ilk dokuz ayında 187 asker yargılanmış (kurbanlar arasında 3 yaşında kız çocukları bile var), ancak General Eisenhower’in özel emriyle, biri bile idam edilmemiş. Çünkü – sıkı durun – dost Fransız ve İngiltere topraklarında cinsel saldırılar ‘tecavüz’ sayılırken, Amerikan askeri hukukuna göre, düşman Almanya’da bu fiilin adı ‘bir kadınla evli olmadan yasadışı ilişkiye girmek.’

* 19 yaşında bir kıza tecavüz eden Amerikalı askerler Ward ve Sharer’e Savaş Mahkemesi’nin verdiği ceza, bir yıl kürek mahkumiyeti ve ordudan ihraç, çünkü suçları Savaş Kanunu’nun ‘bir kadınla evlilik dışı ilişkiyi’ yasaklayan 96’ıncı maddesine muhalefet. O kadar…

* Bir SS subayının dul karısına tecavüz eden askerin ordudan ihraç sebebi de muhteşem: “Bir kadını soyunmaya mecbur etmek… Bu fiil, söz konusu zanlının bir centilmen Amerikan askerinden beklenen nezaket kurallarını çiğneyecek kadar alçaldığını gösterir.”

Alain Moreau ‘vur abalıya’ dememek için ekliyor: Kadını savaşın tabii kurbanı olarak gören bu kafa yapısı GI’lara has değil. Lilly’nin verdiği bilgilere göre, İtalya Savaşı sırasında binlerce İtalyan kadını Fransız askerlerinin kurbanı olmuştu. Fransızlar’ın Almanya’da 1.198 kadına tecavüz ettiği de kayıtlarda yer alıyor. Kızıl Ordu’nun vukuatı ise korkunç, yüz binlerle Alman kadınının cinsel saldırı kurbanı olduğu biliniyor.

Şöyle bitiriyor Alain Moreau yazısını: “Tarihin tekerrür etmediğini kim iddia edebilir? Aksini ispat için savaş bölgelerine bir göz atmak yeterli. Lilly’nin kitabının önsözünde Fabrice Virgili’nin dediği gibi, “Kurtarıcılar, insanlık tarihini kan, sperm ve gözyaşıyla yazmaya devam ediyorlar…”

 

PS: Başlık, W.Churchill’in 2.Dünya Savaşı günlerinde B.Britanya halkına hitaben yaptığı ve “I have nothing to offer but blood, toil, tears, and sweat” (Kan, sıkıntı, ter ve gözyaşından başka vaat edecek bir şeyim yok) dediği ünlü konuşmaya bir göndermedir.

 

 

Bu yazıyı paylaş

Fanatizmin kökenleri

Bu yazıyı paylaş

art-zoroastreextra1aaamedium_large-1382476585

(Eski referans yazılarından ama son derece güncel:)

Yılmayacağım, geçen haftaki yazımın son paragrafını olduğu gibi çöpe atsalar da, yazmaya devam edeceğim ve “sizin adınıza okudum” serisini sürdüreceğim. George W.Bush ve akıl hocalarının (ki herhalde dünyanın en zor işlerinden biridir) terörü yanlış değerlendirdiğini ve yücelttiğini anlatan araştırmadan sonra, bu sefer de, her türlü terörü besleyen fanatizmin kökenleri konusunda bir kitaptan bahsedeceğim size.

Eski bir Le Monde des Livres’den (Le Monde’un haftalık kitap eki) kesip sakladığım bir kitap eleştirisi, Christian Delacampagne imzalı. Bugün alıntılar yapacağım yazı bu.

İnsanoğlu binlerce yıl dünyanın sonsuza kadar değişmeyecek bir düzeni olduğuna inandı. Sıkıntılı bir dünyaydı bu, sorunlarla dolu, savaşlar, salgın hastalıklar, iklim döngüsüne paralel peş peşe kuraklık ve seller… Her biri farklı bir ‘kötü tanrı’nın eseriydi, karşı durulamazdı. Ama neyse ki bütün Tanrılar böyle gaddar değildi, ‘iyi tanrılar’ da vardı insanoğlunu koruyan, kötülük güçleriyle savaşan. Onlar sayesindedir ki her sabah güneş doğuyor, her kuraklığın ardından yağmur geliyor, hastalar iyileşiyordu…

Mesela, Altın Hilal denilen bölgede, bizden 5 bin yıl kadar önce yaşayan insanlar, işte ‘böyle’ bir tabii düzene inanıyorlardı. Ve bu kaderci, insanın etkileyemeyeceği, değişmez düzen inancı da, sosyal ve siyasal alanda durağancı (immobilisme’e durağancılık diyor sözlükler) tutucu bir ideolojiyi besliyordu. Bu düzen böyledir, sonsuza kadar da böyle kalacaktır. Yani isyan etmenin anlamı yok.

O çağlarda ‘medenî dünya’ denilebilecek bütün coğrafyada, aynı ‘çevrimsel zaman’ kavramı, aynı ‘sonsuza kadar değişmez tabiî düzen’ inancı ve ümitsizlik hakimdi. Bütün dinler, siyasî ve sosyal düzen ‘bu değişmezlik’ sayesinde ayakta duruyordu.

Derken, diyor İngiliz araştırmacı Norman Cohn, İran’da bir sapkınlık ortaya çıktı. Peygamberinin adı Zerdüşt idi. İsa’dan Önce 13’üncü yüzyılda yaşayan Zerdüşt, yeni bir din kurma iddiasında değildi, ecdadının dinini reforme etmek istiyordu, o kadar. Ancak Zerdüşt’ün inancı bir reform değil, bir devrimdi o çağ için.

OYUN BOZAN ZERDÜŞT

Kötülük’e karşı ezelî savaşı, eninde sonunda, İyilik Güçleri kazanacaktır. Ancak, herkesin, hemen, şimdi, bu savaşa atılması, İyilik Güçleri’nin yanında yer alması şartıyla. Zaten sadece ibadet kurallarına uyan, çilelere katlanan insanlardır ki, dünyanın sonu geldiğinde, sonsuza kadar mutlu yaşayacaktır.

Zerdüşt’ün bu kehaneti büyük bir ilgi görmedi, kitleleri harekete geçiremedi. Bugün de, Parsî yahut Zerdüştî denilen, yani İyilik Tanrısı Ahura Mazda’nın tecessümü (şekil alıp görünmesi) olan Ateş kültünü sürdürenlerin sayısı çok azdır. Ancak…

Ancak, ‘İyilik’in Kötülük ile mücadelesi bir gün zaferle sonuçlanacak’ şeklindeki görünüşte basit ve önemsiz kehanet, aslında, bir saatli bomba gibi, yüzyıllar sonra bir kültürel devrim yaratacaktı. Halkın pek itibar etmediği bu inanç, Pers ülkesinde yaşayan Yahudi azınlığı etkileyecek ve Filistin’de yaşayan küçük bir Yahudi tarikatinin, Essenliler’in sonunu getirecekti. Hatta, dinde yarattığı devrim bununla da kalmayacak, iki yüz yıl kadar sonra – bu kez parlak bir geleceğe sahip olan – bir başka küçük Yahudi tarikatinin, İsa ve Havarileri’nin amentüsünü oluşturacaktı.

Ölüdeniz Tomarları, Essenliler’in Zerdüşt inancından ne kadar etkilendiğini açıkça ortaya koyuyor. Hıristiyanlığın ilk çağında, İncil’in son bölümü Kıyamet’te de aynı etkiyi görüyoruz. Hıristiyanlar, Essenliler’den ya daha şanslı, ya daha dirençli olduklarından, İsa Mesihçiliği önce Akdeniz’e, sonra da dünyaya yayılacaktı.

İngiliz araştırmacı Norman Cohn, Kıyamet Fanatikleri ve Ortaçağ’da Büyücülük ve Şeytanataparlık adlı kitaplarında Ortaçağ Avrupası’nın ve Hıristiyanlığın ‘Kötülüğün bedenselleşmesi’ olmakla, Şeytan’a tapmakla suçlanan ‘bazı grupları’ (Yahudiler, sapkınlar, büyücüler) yok ederek dünyayı ‘arıtmaya’ çalıştığını anlatıyordu. (…diyor eleştirmen – sanki ben bu kitapları okumuşum zannedilmesin.) Ancak, Ortaçağ toplumlarının neden böyle bir ‘arıtma’ (purification) ihtiyacı duyduğuna değinmiyordu. Cohn’un son kitabı Kosmos, Kaos ve Gelecek Dünya işte bu ihtiyacın ‘kültürel kökenini’ irdeliyor: Dünyayı, Evrensel İyilik Güçleri’nin son bir çatışmayla Kötülük Güçleri’ni yok etmesi gereken bir ‘Savaş meydanı’ olarak gören, ama bu zaferin öyle kolay kazanılmayacağına olan inanç…

Bu inanç Ortaçağ’da ortaya çıkmadı, diyor araştırmacı, bu ilk Hıristiyanlar’ ın Kıyamet inancının bir sonucu, yani Zürdüşt’ün uzak mirasıdır…

Bu, sadece bir tez ve ihaliyatçılar, tarihçiler uzmanlar henüz eyvallah demiş değil bu görüşe.

Ama Cohn’un bu savı bizi yakından ilgilendiriyor. Acaba Zerdüşt’ün bu kehanetinden etkilenerek ‘öteki’ni ortadan kaldırmayı, dini ve dünyayı ‘arıtmayı’, ruhun ve Evren’in tek kurtuluşu olarak görenler sadece Ortaçağ’ da yaşayan Avrupalılar mıydı? Bugün, İran’da, Afganistan’da, ne bileyim Sırbistan’da, Kafkasya’da soykırıma kadar giden fanatizmin derin kökleri bu inanca uzanabilir mi acaba?

Yani insanlık tarihinin tesadüfî değil ilahî bir mecrada aktığına, ‘mutlu’ bir sonu olacağına, iyiliğin kesin zaferiyle kötülerin yok edileceğine olan determinist (icabî desem daha mı anlaşılır olurdu yani?) inanç.

Bu, diyor Cohn, insanlık için korkunç bir tehdit. Birileri, Kıyamet’in kaçınılmaz olduğuna, o gün İyilik’in kazanması için, Cennet’e gidebilmek için, her inananın şimdiden savaşa girmesi ve Kötülük ile işbirliği yaptığına inandığı ‘ötekini’ ortadan kaldırması gerektiğine inanıyorsa… yandık!

(Referans, 20.06.2004)

 

 

 

Bu yazıyı paylaş

Humiliation Game’i kim kazandı?

Bu yazıyı paylaş

Bir müddettir canım yazmak istemiyor. Sebebi uzun… Sümer (Özvatan) dostum da “Abi ben girip tozunu almasam, senin blog perişan…” diyor haklı olarak.
Geçici bir tedbir ile bir taşta iki kuş :
2004’ta 6 ay süreyle Referans gazetesinde yazdıklarımı burada tekrar kullanacağım. Kimi eskişim, olsun. Kimi güncelliğini hiç kaybetmemiş. Hem piç olup giden yazılar internet ortamında yayımlanmış olacak, hem de tükânı boş bırakmayacağız. Başlıyorum…

header

TERÖRÜ YÜCELTMEK

ABD’nin teröre karşı stratejisini anlamak kolay değil. Mücadelesinin “Kötülüğe Karşı İyiliğin Savaşı” olduğunu kabul ettirmek (kendi de inanmak) isterken, Bush terörizmin ekmeğine yağ sürüyor.

FİLOZOF Raymond Aron’un tespitidir, “Terörizm, eylemlerinin psikolojik etkisinin, fizik etkisinden büyük olmasını hedefler”. Terörizmi nizamî harpten ayıran önemli bir özelliktir bu. Dördüncü Dünya Savaşı kitabının yazarı François-Bernard Huyghe’ün vurguladığı gibi, “Şiddetsiz terörizm terörizm değildir, ama terörizm, salt yıkıcı gücüne de indirgenemez.”

Huyghe, terörü, diğer “gayri nizamî harp” (Özal Harp) metodlarından ayıran özelliği de şöyle açıklar: “ Teroristin gözünde, yıkım mesaj içerir ve eylem alanı bir sahnedir. Eylemin askerî sonucu, eylemi gerçekleştirenin gözünde, sembolik sonucundan daha önemliyse, eylemin adı gerilladır, ayaklanmadır. Terörist ise kendi çapında teorisyendir. Öldürdüğü zaman, bir insanı öldürmekten öte, bir fikri öldürmek, yerine bir yenisini koymak ister.”

İşte, diyor Huyghe, terörün bu özelliğini doğru analiz ettikleri içindir ki, kontr-teröristler , silahlı cevabın yanısıra, bir de ‘ikna savaşı’ yürütürler. Daha doğrusu ‘yorum savaşı’. Hedef, terör eylemine, teröristin verdiğinin tersi bir anlam yüklemektir. İzaha çalışayım.

RAKİBİN OYUNUNU BOZMAK…

Terör eylemiyle terörist ne yapmak ister? Toplumda ve ülkenin yöneticilerinde panik ve kalıcı korku yaratmanın yanısıra, terör eylemi 3 mesaj içerir:

1 – Eylemin kim, yani hangi ‘tarihî oyuncu’ adına yapıldığı. (Proletarya, Halk, bir etnik azınlık, bir dinî cemaat… vs)

2 – Eylemler sonucunda meydana gelecek olan tarihsel değişim. (Devrim yakındır, Tanrı’nın hâkimiyeti sağlanacaktır, intikam alınacaktır…vs)

3 – Terör eylemleriyle kime darbe vurulduğu, kimin gözden düşürüldüğü. Terör eylemiyle, kurbanın ve temsil ettiği gücün (Mesela Devlet) zaafının ortaya çıkarıldığı, aşağılandığı, ya da ‘gerçek yüzünün teşhir edildiği’ (Halka zulmeden iktidarın çirkin ve baskıcı yüzünün ortaya çıkarıldığı) savunulur mesela…

Her terör eyleminin taşıdığı bu ‘üçlü mesaj’ karşısında, otorite (terörle mücadele eden kurum) ideolojik bir savaş güder, hatta ‘terörist propagandaya alet olmamak’ için sansür uygular. Ama kontr-terörün asıl silahı ‘oyunu bozmak’ şeklinde tarif edilebilir, yani:

Teröristin eylemiyle yüceltmeye çalıştığı kavramın (Vatan, Millet, Proloterya mücadelesi, Tanrı iradesi vs…) içini boşaltmaya, bu kavrama sahip çıkmaya, terörist örgütün aslında ‘adına cinayet işlediği’ halkı / azınlığı / sınıfı / fikri vs temsil etmediğini, adi bir suç örgütü olduğunu, etkilemek istediği topluma en ters düşecek ‘iç ve dış mihrakların’ maşası olduğunu (Ermeni terör örgütü PKK) sürekli tekrarlamak…

Neticede “demokrasiyi ortadan kaldırmayı hedefleyen teröristlerin şantajına boyun eğilmeyeceği” yedi düvele ilan edilir.

Gizli pazarlıklar yapılsa bile, terörle mücadelenin raconu budur.

HALBUKİ GEORGE W.BUSH…

Peki George W.Bush yönetimi ne yaptı?

G.W.O.T. (Global War on Terror) yani ‘Teröre Karşı Topyekün Savaş’ ilan etti.

Ve böylece, terörizmi bir metod olmaktan çıkarıp, ‘Dünyanın Tek Süpergücü’nün ‘bir numaralı düşmanı’ mertebesine yükseltti. ‘Kötülükler İmparatorluğu’ S.S.C.B.nin yerine El Kaide, komünizmin yerine İslamî Terör, Stalin’in, Mao’nun yahut Castro’nun yerine de Usame bin Ladin…

(Mihail Gorbaçov’un siyasal danışmanı Georgi Arbatov, Amerikalılar’a, başlarına gelecekleri, ta 1988’de söylemişti: “Size büyük bir kötülük yapmaya hazırlanıyoruz, düşmanınızı ortadan kaldıracağız.” Anlamadılar…)

Huyghe diyor ki, “ABD bütün stratejisini üç düşmanla, üç T’yle savaşa yoğunlaştırdı: Terrorism – Technology – Tyranny” (Terörizm – Toplu imha silahları – Diktatörlük)

Ve ortaya şöyle bir paradoksal durum çıktı:

Hipergüç ile Hiperterörist (Bu arada, Irak’ta ortaya çıkan işkence vb rezillikler, hipergücün altında bir hiperteröristin yattığını da gösteriyor) yürüttükleri savaşın ‘metafizik boyutu’ konusunda mutabakat sağlamış oldular.

Her ikisi de ‘İyiliği’ kendinin temsil ettiğine, karşı tarafın ‘Kötülük gücü’ olduğuna inanıyor. Her ikisi de aslında Tanrı adına Şeytan ile savaştığını savunuyor…

Ve Huyghe diyor ki, “Böyle bir savaşta, sembollerine darbe indirerek düşmanı küçük düşürmenin önemini arttırıyor. Oysa, terörizmin başlıca silahı olan ‘Humiliation Game’de (rakibi küçük düşürme oyunu) Usame Bin Laden’in ‘Batı’nın İkonaları’ adını verdiği İkiz Kuleler’in yıkılışından daha büyük bir darbeyi, bir daha kimse indiremeyecektir…”

(Eski bir editör olarak ‘Nokta gördüğün yerden at’ prensibini bilirim, yazıyı dağıtmak ve uzatmak istemiyorum. Bu yüzden İkicilik – İyilerle Kötülerin Savaşı – Fanatizmin kökenleri konularını ileriki bir haftaya bırakacağım.)

(Referans, 13.06.2004)

*

BUGÜNÜN YORUMU (24.11.2016) : 13 yıl geçmiş ama yazı pek de eskimemiş. Amerika’da Bush yok, ama Donald Trump var. IŞİD El Kaide’yi, El-Bağdadî Bin Ladin’i aratıyor. Psikolojik savaşı ve ‘humiliation game’i hiperterorist çok daha iyi yönetiyor…

 

Bu yazıyı paylaş

Bir ‘senin ne üstüne vazife, ayrıca şimdi sırası mı!’ yazısı…

Bu yazıyı paylaş

 

(Konunun İK ile ilgisi yok ama benim zaten İK diye bir sınırlamam yok. Bu konuda anlaştım sanıyorum.)

Gene bir 29 Ekim’de, gene aynı şeyi söyleyeceğim, gene kızacaksınız.

İSTİKLAL MARŞI’nın güftesi muhteşem, bestesi berbat.

Söylemek, hele kalabalıklarla söylemek mümkün değil, insanın nefesi yetmiyor.

Marşlar, özellikle de millî marşlar, büyük kalabalıklarla, hep birlikte, bağıra bağıra söylemek için değil midir? Ama söyleyemiyoruz.

Bakın biz Mehmet Akif’in o muhteşem şiirini ne hale getiriyoruz:

Korkma sönmez bu şafak
Larda yüzen al sancak

Sönmeden yurdu
Munüstünde tüten en sonocak obe
Nim milletimin
Yıldızıdır parlayacakobenim
dir, o benim milletimindir ancak.

Çatma, kurban olayım
Çehreni ey nazlı hilal!
Kahraman ırkı
Ma bir gül ne bu şiddet bu celal sana
Olmaz dökülen
Kanlarımız sonra helal hakkıdır
Hakk’a tapan milletimin istiklal!

Ve bunu söylemeyi bile beceremiyoruz.

Gelin, Cumhuriyet’in 100. yılı için İSTİKLAL MARŞI’nın bestesini yenileyelim…

 

Bu yazıyı paylaş

Ciddiyet ve eblehlik üstüne kısaca

Bu yazıyı paylaş

 

Kendini ciddiye almakla zekâ arasında bir korelasyon vardır.

(Bu ebleh sıfatını çok severim. Bön, alık, akılsız, ahmak’tan, belki de sesi yüzünden, daha iyi ifade eder manasını.)

Eblehler, kendilerini çok ciddiye alırlar.

Ve kendini ciddî ciddî ciddiye alanlar, mutlaka belli bir oranda eblehtirler.

Örnek vermemi istemeyeceğinizi umuyorum. Yoksa liste uzun.

*

Zeka, kendini ciddiye değil, tiye almayı gerektirir.

Kendini ciddiye alan insan, kendini ciddiye almayan kadar özgür değildir.

Milan Kundera “Ciddî olmak ne demektir? Başkalarına inandırdığı şeye inanan insan ciddidir” der. (Jacques ve Efendisi)

 

Not: Bu arada kendiyle alenen alay etmek, koruyucu bir zırh da olabilir ki, ben bazen giyinirim.

 

 

 

 

Bu yazıyı paylaş

Şirketlerde ‘merkez valiliği’ veya ‘eski koca sendromu’

Bu yazıyı paylaş

 

Merkez Valisi’ ne demektir bilir misiniz?

Pasif göreve alınan – aslında görevden alınan – ama devlet memuru oldukları için işten atılamayan valiler, Ankara’ya ‘Merkez Valiliği’ne çekilirler. Memurlar.net sitesi şöyle diyor: “Merkeze çekilen valilere genellikle herhangi bir başka iş verilmiyor. Bu valiler özlük haklarını koruyorlar ve maaşlarını almaya devam ediyorlar.

Aynı uygulama şirketlerde, özellikle de holdinglerde de vardır.

Her zaman olduğu gibi ‘kötü yönetilen şirketler’den söz ediyorum. İyiler üstüne alınmasın.

CEO’lar, söz konusu şirket bir gazeteyse yayın yönetmeni eskileri, tepe yöneticiler ‘ihtiyaç fazlası’ haline geldiklerinde merkeze alınırlar. AŞ ise danışman adı altında patron katına, holding ise holding merkezine.

Sebep?

Tabii kimse açıkça söylemez.  Bir iki tahminde bulunalım:

  1. Patronun vefa hissi (gülmeyin, niye olmasın?).
  2. Kimsenin ‘Seni kovuyoruz kardeşim’ demeyi gözünün yememesi. Görevden almayı ‘Sana … olarak ihtiyacımız var’ yalanıyla yedirme ihtiyacı. (Bakınız ‘köylü patron’ yazısı)
  3. Görevden alınan tepe yöneticinin bazı ‘hassas’ bilgilere sahip olması.

Sonuç?

Gereksiz maliyet = Şirket hiçbir işe yaramayan (çok) yüksek ücretli bir çalışanı, sekreteriyle, şoförüyle, makam aracıyla vs taşımaya devam eder.

Haksızlık, adaletsizlik hissi = Aynı şirket / holding genelde aynı zamanda ‘tasarruf tedbirleri gereği’ düşük maaşlı ama çok iş yapan insanları işten çıkarmakta olduğundan, başarısızlıktan sorumlu olduğu halde hiçbir iş yapmamak için 20 kat maaş almaya devam edenler  moralleri büsbütün bozar.

Halefe olumsuz etki = Başarılı olmadığı için görevden alınan ve ‘hiçbir şey yapmadan aynı şartlarda oturmaya devam eden’ birinin yerine gelmek, halefi için olumsuz etki yapar.

(a) Başarısız olsam da kaybedeceğim çok şey yok, diye düşünecektir.

(b) Ama daha kötüsü, ‘yan odadaki eski koca’ sendromudur:

Bir gazetede çalıştım, 20 yıl kadar önce, aynı çatı altında gazetenin eski 6 genel yayın yönetmeni  çalışıyordu. Eskilerin hepsi yazar olarak tutulmuştu, maaşlarını bilmem ama en azından görünür yan haklarıyla. Haftada 1 bilemedin 2 köşe yazdıkları için zamanları boldu ve en sevdikleri iş… çay bahanesiyle bir araya gelip, yeni genel yayın yönetmenini eleştirmek ve altını oymaktı.

Öyle olmasa bile, yeni genel yayın yönetmeni için (= yeni koca) bir öncekinin veya önceki genel yayın yönetmenlerinin (= eski kocalar) yandaki odada oturduğunu ve her yaptığını takip ettiğini ve eleştirdiğini bilmek sevimsiz bir şey.

Peki, ne yapmalı?

Lüzumsuz ise söndürmeyi bilmeli.

 

 

Bu yazıyı paylaş

Göçebelik ve doğal ayıklama (gene)

Bu yazıyı paylaş

Faruk Eskioğlu dostum, Açıkgazete’deki son yazısında (¹) İngiltere’de yaşayan Türkler’in en önemli ortak sağlık sorununun boyun ağrısı olduğunu ifşa ediyordu. Tıbbın açıklayamadığı kadar yüksek oranda.

Tıbbın değil belki ama gazetecinin ve aklın açıklayabildiği bir anormallik. Türk toplumunu tanıyanlar için çok normal bir anormallik aslında.

Şu kadar basit:

Özetle, ufak tefek trafik kazalarında sigorta şirketinden tazminat koparmanın en kolay yolu ‘darbeden dolayı boynumda ağrı oluyor’ demekmiş. Aksi ispat edilemediği için sigorta şirketleri ödeme yapmak durumunda kalıyormuş. Bu laf bir kere duyuldu ya, İngiltere’de yaşayan ne kadar Türk varsa – aynı zihniyetteki Türk avukatların da tavsiyesiyle  – en küçük kazada ‘boynum ağrıyor’ diye rapor ve para alıyormuş.

Hep derim, hep yazarım. Sosyoloji, sosyal-psikoloji gibi bir alanda uzmanlaşmadığıma çok yanarım.

Merak ederim:

Binlerce yıl sürmüş ve genlerimize işlemiş göçebeliğin kimliğimize, karakterimize etkisi nedir acaba?

Ayrıca en az bin yıldır çok zor bir coğrafyada ayakta kalabilmek bazı özellikler gerektiriyor elbette.  Bunlar bazen övünülecek, bazen ve genellikle utanılacak hassalardır. Bu coğrafya ve zor şartlar bizi nasıl bir uyuma zorladı acaba?

(Dinci yobazlar okuyup anlamadan Darwin’den nefret ederler ya, boşuna değil. “Bir toplum gerçeklerden ne kadar uzaklaşırsa, gerçeği söyleyenlerden o kadar nefret eder” der Orwell.

Doğal ayıklama, ‘en iyinin’ değil ‘şartlara en iyi uyanın’ hayatta kaldığını ve türünü devam ettirdiğini gösterir.

Şartlara en iyi uyarak hayatta kalmak’ dediğim gibi övünülecek ama aynı zamanda utanılacak bir başarıdır. Çünkü en arsız, en yüzsüz, en açgözlü, en acımasız olan türün hayatta kalma şansı en yüksektir.)

Birileri bunu anlatabilse keşke… de kendimizi tanısak.

Hâlâ göçebeye has özelliklere sahip olduğumuza inanıyorum.

Mesela (hep söylediğim laf) organizasyon özürlü oluşumuz. Batılıların organizasyon kelimesinin Türkçe’de karşığı yoktur çünkü Türkler böyle bir kavrama ihtiyaç duymamışlardır, diye iddia ediyorum. Çünkü göçebeler ve daha sonra tabiat döngüsüne bağımlı yerleşik köylüler, hep aynı, bin yıllık mevsimsel hareketleri tekrarlarlar.

Çok düşünmeden ve hazırlığımızı tamamlamadan langur lungur işe girişmemiz de (kervan yolda düzülür) bu sebeptendir. Gene bu sebepten inanılmaz derecede tutucudur… vs, vs.

Ama bir yandan da, şartlar bu göçebe halkı çok zor bir coğrafyada (rekabetin ve tehdidin büyük olduğu Maveraünnehir ve Anadolu gerçekten şiddetli bir coğrafyadır) ayakta kalabilmek için uyum göstermeye zorlamış olmalı.

(Unutmayın ki 1000’li yıllarda yüz-yüz elli yıl süren göçle Ortaasya’dan gelen Türk nüfusun 150-200 bini geçmediği söylenir. Ama bu ufacık nüfus, koskoca bir coğrafyada bin yıldır yaşayan  hıristiyanları, arapları ve diğer kadim milletleri kendi içinde eritip hâkim unsur haline gelmeyi başarmış. Tabii bu hepimizin – en milliyetçiler dahil hepimizin – belli ve farklı oranlarda Rum, Ermeni, Süryani, Kürt, Arap hatta Hitit, Frig vs DNA’sı taşıdığımız anlamına gelir ki, bu yukarıda söylediğim araştırmayı daha da zor ve ilginç hale getirir.)

Beni çok heyecanlandıran ve başımı döndüren bir konu. Bilimsel cehaletime rağmen saatlerce konuşabilirim. Onun için susacağım.

Girişteki konuya bağlamak için şu kadarını söyleyeyim:

Türkler’in kendilerini ‘herkesten daha uyanık olmak’ konusunda mecbur, ‘başkalarının hakkını çiğnemek’ konusunda mezun görmelerinin;

ve bunun sonucunda ortaya çıkan kanun-kural tanımazlığın, arsızlığın, yüzsüzlüğün ve diğer (kimilerine göre marifet ama aslında yüz karası) birçok karakter(sizliğim)izin, ben, işte bu göçebeliğin genetik izleri ve yaşadığımız uyum süreci ile açıklanabileceğini düşünüyorum.

Bu arada açıklamalarımdan emin değilim ama tespitlerime güveniyorum.

(¹) https://www.acikgazete.com

 

 

 

 

Bu yazıyı paylaş

AKP usulü sorun çözme yöntemi…

Bu yazıyı paylaş

 

1 Ocak’tan itibaren bireysel emeklilik zorunlu hale gelecekmiş.

Bu, tipik Türk, daha doğrusu tipik ‘AKP usulü’ sorun çözme yöntemidir.

*

Önce hatırlayalım.

14 yıldır iktidarda olan AKP’nin önünde 4 tip sorun vardır:

1- Eski iktidarlardan devreden, kucağında bulduğu (çözmediği, çözemediği veya derinleştirdiği) sorunlar

2- Kötü ve yanlış yönetimi yüzünden sebep olduğu sorunlar

3- Gizli ajandası sebebiyle, bilinçli hatta kasıtlı yarattığı sorunlar (Bakınız aşağıdaki algı yönetimi yazısı)

4- Toplumun dikkatini başka yere çekmek, gerçek sorunları perdelemek için bilinçli, kasıtlı yarattığı sorunlar (Gene bakınız Algı yönetimi yazısı)

*

Bu hatırlatmadan sonra, gelelim yukarıdaki konuya.

Devletin görevi ve varlık sebeplerinden biri olan sosyal güvenliğin cebren ve hile ile özelleştirilmesi konusuna.

Alaturka diyecektim, değil. Tipik ‘AKP usulü’ sorun çözme yöntemi…

*

1- Kucağımızda bulduğumuz Sosyal Güvenlik’in finansmanı sorununu çözemedik.

Ki aslında nüfusu genç ve (teorik olarak) emekli başına düşen çalışan ve prim ödeyen sayısı yüksek olan Türkiye gibi ülkelerin işi, bu konuda Batı ülkelerinden çok daha kolay.  Ama istemedik veya beceremedik.

Çözüm? Sosyal güvenliği lağveder, kurtuluruz.

2- Böylece devlet ve hükümet olarak sorumluluktan kaçarken, 14 yıldır yıkmaya çalıştığımız ‘sosyal devlet’ anlayışına da bir darbe daha indirmiş oluruz.

3- Ve bu bahaneyle sosyal güvenliği de özel sektöre devrederiz. Bir kere daha, kendimiz, çoluğumuz çocuğumuz zengin olurken, sosyal güvenlik işini de iktidarımıza yakın iş adamlarına (veya bu pastayı yemek için mahsusen iş adamlığına soyunacak yakınlarımıza ve taraftarlarımıza) peşkeş çekeriz.

(‘Sosyal devleti yok etmek istiyorlar’ derken, aslında ‘devlet’ kavramını yok ediyorlar. Millî Eğitim siyasî ve ekonomik hesaplarla çökertildi, tamamen özelleştirildi, hatta cemaatleştirildi. Sonuç ortada. Keza Sağlık, özelleştirildi ve cemaatleştirildi. Sonuçları ağır ağır ortaya çıkıyor. Güvenlik de ufak ufak özelleştiriliyor, İstanbul Adliyesi’ni bir özel güvenlik şirketi koruyor, düşünün artık. Askerin yerini polis aldı, yetmedi iktidarı darbe tehdidinden bugün polisi değil – çünkü iktidar aslında Gülen cemaatini yerleştirdiği polisine de tam güvenemiyor – iktidarın sokaklara döktüğü eli palalı yobaz sürüleri koruyor. Sonuçları yakında ortaya çıkacak.)

*

Sosyal güvenlik AKP’nin çözüm yöntemine sadece bir örnek.

Bu şablonu (yukarıda saydığım tip-1 ve tip-2) hemen her soruna uyarlayabilirsiniz.

Mesela…

14 yıldır Gülen cemaatinin askeri liselere sızmasına en iyi ihtimalle uyuduk, aslında mis gibi yardım ve yataklık ettik. Şimdi başımıza dert oldu.

Çözüm?

1- Askeri liseleri kapatırız.

Ve bu bahaneyle

2- Eğitime ve TSK’ya bir darbe daha indirmiş oluruz

3- Belki asker eğitimini özelleştiririz, ama mutlaka askeri okul, bina ve arazilerini ranta çeviririz. Böylece özel sektörü ve kendimize yakın iş adamlarını biraz daha zengin ederiz.

Vesaire, vesaire…

 

 

 

Bu yazıyı paylaş

Kaybedilmiş savaş

Bu yazıyı paylaş

 

Ve sen yarın,
bugünkü gibi,
amaçsız bir gün daha yaşayacaksın.
Ve başka bir kavgaya girip
gene kaybedeceksin.
Elinde klarneti,
herşeyi terk edip giden
bir Çingene gibi,
gönlünde bir evin ya da
sıcak bir köşenin
hatırası bile olmadan…
Seni yarın da, bugünkü gibi
dünyanın dört bucağında
gezinirken göreceğim.
Acı bir kavganın yarası
ve üzüntünün külleriyle,
yarın, yine bugünkü gibi
amaçsız yaşamak için.
Bari, bir kaya gibi
kayıtsız olabilsen
kalpsiz ya da isteksiz,
veya kaçmayı
içine sindirebilsen,
ya da kaçacak bir hatıran
olmasa bari…
Ama sen, yarın yaşayacaksın,
ve bilinmezlik kanına işleyecek
ve bilinmezlik sıkıntına eklenecek.
Yarın, tıpkı bugünkü gibi
amaçsız yaşayacaksın.

Lübnanlı şair Halil El Huri (Benim mütevazı tercümemle)

*

Not: Bu hafta gene tembellik ettim. Daha doğrusu bir kere daha… yazmak gelmedi içimden. Sizi SADE’ye yönlendirsem kızmazsınız değil mi bana, sebebini de anlatmış olurum bu şekilde :

Un seul être vous manque et tout est dépeuplé (*)

 

 

Bu yazıyı paylaş

“Sadece bıraktığı imzayı görebildiğimiz bir katil…”

Bu yazıyı paylaş
Friedrich-Wilhelm-Nietzsche
Friedrich Nietzsche

Stefan Zweig, Nietzsche ile ilgili muhteşem bir tespitte bulunur:

Nietzsche’nin hayatının (Benjamin Button  misali) geri geri gittiğini söyler. Nietzsche ihtiyar doğmuştur ve yıllar geçtikçe gençleşmiş hatta çocuklaşmıştır. Karmaşıklıktan, sadeliğe ve masumiyete rücû etmiştir, der.

*

Eleştirmen Jean-Louis Jeannelle ise, Philippe Forest’in kaleme aldığı Aragon biyografisinden söz ettiği bir yazısında, şöyle bir tanım kullanıyordu :

Yaşam denilen şey, önceden programlanmış yavaş bir bozulmadır.” (¹)

Ben ‘bozulma’ diye çevirdim ama, güzel Türkçem gene yetersiz kalıyor, ‘dégradation’ diyor Forest.  Bu hem ‘tenzili rütbe’ ; hem ‘zarar görme, harap olma’ ; hem ‘alçalma, küçülme, değerini kaybetme’  anlamına gelen bir kelime.

Anladığım kadarıyla insanın yaşlanmasından, fizik ve mental kapasitesini kaybetmesinden söz ediyor.

*

Biz burada birbirimizi yerken ve ‘Saaayın Hocam, taharet yaparken makattan su kaçarsa orucum bozulur mu?’ türünden bilimsel tartışmalarla iştigal ederken, gâvurun evladı boş durmuyor. Bir yandan Yeni Türkiye’nin Ortadoğu’dan başlayarak dalga dalga yayılan Dünya Liderliği’ni önlemek için akıl almaz komplolar planlıyor, bir yandan da, asil ve şanlı Türk milletinden daha uzun yaşayıp, hiç olmazsa biz yok  yok olduktan sonra dünyaya hâkim olabilmek için bir takım sinsi çalışmalar sürdürüyor.

*

Cell Metabolism dergisinde 14 Haziran’da bir makale yayımlandı. (Bu geri zekâlılar hem bilimsel araştırma yapıyorlar, hem de herkesle paylaşmak için böyle makaleler yayımlıyorlar. Kıça sürülecek akıl yok bunlarda.)

Özet sonuç:

Yaşlanma, doğumdan ölüme giden düz bir yol değildir. Bazen üzerinde virajlar hatta U-dönüşleri vardır.

*

ClkFjO1WYAQ4d9G
Caenorhabditis elegans

Bu hikayenin kahramanı bir milimetre boyunca bir ipliksi solucan. Bilimsel adı Caenorhabditis elegans. Biyologların ‘model-organizma’ dedikleri canlılardan. Ve yaşlanma biyolojisini inceleyen uzmanlar için bulunmaz bir nimet, çünkü hem nasıl gelişip nasıl öldüğü biliniyor, hem de şeffaf olduğu için vücudunu oluşturan hücreleri mikroskopta incelemek mümkün.

CE’nin (kısaca böyle diyelim) uzmanları hayrete düşüren bir özelliği var:

Daha bir larva, bebek-kurtçuk iken, CE’yi yemeden içmeden keserseniz, bir tür ‘kış uykusu’na geçiyor, gelişmesi-büyümesi duruyor ve bu halde bir ay kadar sağ kalabiliyor. Halbuki CE’nin ömrü sadece 2 hafta. Yaşıyor, kıpırdıyor ama hep larva kalıyor. Tekrar beslemeye başladığınızda ise tekrar hareketleniyor, büyümesi yeniden başlıyor ve CE 2 haftalık ömrünü hiçbir şey olmamış gibi yaşıyor.

Yakın zamana kadar, uykuya giren CE’nin büyümesinin durduğuna ve bu arada yaşlanmadığına inanılıyordu. Öyle ya, yeniden beslendiği zaman kalan 2 haftalık ömrünü tamamladığına göre demek ki uyku halinde geçen sürede yaşlanmamış…

Meğer öyle değilmiş: Uykuda da olsa, büyümesi dursa da, CE yaşlanma emareleri göstermeye devam ediyormuş. Detaya girmiyorum (çünkü anlamıyorum).

Ama asıl ilgilç olanı bundan sonrası.

benjamin-button-turkce-film-izle
Benjamin Button’un tuhaf hikayesi (afiş)

Benjamin Button Etkisi

Uzmanlar, bu ihtiyar-bebekleri yeniden uyandırdıkları zaman çok ilginç bir gelişmeye şahit olmuşlar. Çalışmayı yürüten uzman anlatıyor:

“Bir süre aç bıraktıktan sonra, larvalara en sevdikleri yiyeceği sunduk, bir tür bakteri. Yemeğe başlayınca gelişmeleri-büyümeleri yeniden başladı. Ve gördük ki, biri hariç (proteinlerin birleşmesi) bütün yaşlanma markörleri ortadan kalktı, (hücrelerin enerji merkezi olan) mitokondriler tekrar gençleşti, hücreler (stres sebebi) serbest radikalleri üretmeyi durdurdu vs…”

Uzmanlar bu yeniden gençleşmeyi sağlayan geni de tanımlamayı başarmışlar.

Dikkaaat: Aynı gen, insanda da mevcutmuş.

Bundan sonra, aynı araştırmayı insan hücreleri üzerinde denemeyi planlıyorlarmış. Uzun süre ‘uyku halinde’ kalabilen kas kök hücrelerinden başlayarak.

Eeee, yani?

Demek ki, diyor uzmanlar, yaşlanmak düz bir süreç değilmiş. Yaşlanmak ve gençleşmek zaman içinde birbirini takip edebilirmiş.

Yakın geçmişte, genç fare hücresi zerkedilen deney farelerinin kimi organlarında gençleşme görülmüş. (Bunu uzmanlar söylemiyor, ben söylüyorum: Bu noktada aklına hemen ‘acaba hangi organ?’ sorusu gelenler kesin sapıktır, bir doktora görünsünler.)

Bu araştırmalardan çıkan fikir:

“Yaşlanmaya bağlı hastalıklarla mücadele etmek yerine, yaşlanma mekanizmalarıyla mücadele etmek…”

(Bu bilgileri neredeyse kelimesi kelimesine arakladığım) Pierre Barthélémy, bu araştırmaları yürüten Dr. Antoine Roux’a “Peki, neticede, yaşlanmak nedir?” diye sormuş.

Cevap:

“Hücre yaşlanmasını henüz açıklayabilmiş değiliz. Sonuçlarını (markörlerini) görüyoruz ama nasıl meydana geldiğini bilmiyoruz. Yaşlanma, sadece bıraktığı imzasını tanıdığımız esrarengiz bir katile benziyor.

 

Dipnot: Bu yazıyı bir yere bağlamam lazım. Şu kadarını söyleyeyim. Türkiye üzerinde, daha doğrusu Türkiye gibi ülkeler üzerinde bir oyun oynanıyorsa, karanlık planlar yapılıyorsa, bunun gerçek hedefi bizi cahil ve bu yolla geri bırakmak. Bunun en iyi yöntemi de, abesle iştigal etmemizi sağlamak, bizi bilimsel araştırmalardan, kafamızı kullamaktan alakoyacak gündemlerle işgal etmek. Diyeceksiniz ki sanki bizde kullanacak kafa mı var? Sanki başka işimiz olmasa, ilimle, bilimle mi yatıp kalkacağız? O da doğru…

 

(¹) Le Monde des Livres, 9 Ekim 2015

 

Bu yazıyı paylaş