Kandırıldık ey halkım, uyutma bizi!

Bu yazıyı paylaş

 

ligne_11

Yıllardır bir ‘algı yönetimi’ lafıdır gidiyor.

İlginçtir, algı yönetiminden en çok şikayet edenler de – mart kedisi misali – en çok algı yönetimi yapanlar, yani iktidar ve eski ortağı cemaattir.

(Bilirsiniz değil mi bu benzetmeyi? Çiftleşme mevsiminde azan erkek kedi hem becerir hem de beceriliyormuş gibi bağırır…)

Algı yönetimi, toplum mühendisliği, sosyal manipülosyan birbirine yakın, birbiriyle karışan tekniklerdir.

Sadece ‘manipülasyon’un tarifini vermekle yetinelim.

1. Birini, istediğini yaptırmak için, belli etmeden etkileme, yönlendirme, kullanma;
2. Bir şeyi istediği şekilde yönetebilmek veya yönlendirebilmek için yapılan, genellikle gizli ve karanlık eylem.

*

Algı yönetimi ve toplum mühendisliği konusunda asgarî bilgi sahibi olanlar, aşağıdaki bu en yaygın manipülasyon tekniklerini bilirler.

Burada hatırlatma bâbında ve ileride sözünü edersem, neden bahsettiğimi bilesiniz diye özetliyorum.

Bakın bakalım bu teknikler (ilk akla gelenler, başkaları da var) size tanıdık gelecek mi?

* Akla değil duygulara seslenmek

* Topluma çocuk veya aptal muamelesi yapmak

* Toplumu vasatlığından, zavallılığından mutlu hatta övünür hale getirmek (mesela insanların kabalığı, cahilliği, kural tanımazlığı marifet saymasını temin etmek)

* İsyan duygusunun yerine suçluluk duygusu oturtmak (bireylerin ‘Allah’ın takdiri’ yahut ‘kendim ettim kendim buldum’ diye düşünmelerini sağlamak)

* Önce sorun yaratıp sonra çaresini bulmuş gibi yapmak

* Olmayan düşmanlar, tehditler icat etmek ; mağdurları oynamak ; günah keçileri yaratmak

* ‘Cambaza bak’ stratejisi (insanların dikkatini dağıtmak – gündemi değiştirmek)

* ‘Erteleme stratejisi’ (insanlara bazı uygulamaları ‘bugün değil, şu kadar yıl sonra yürürlüge girecek’ diye kabul ettirmek – insanoğlu 5 sene, 10 sene sonra yapacağı bir fedakarlığa bugün fazla düşünmeden evet der)

* ‘Zamana yayma stratejisi’ (toplumun kabul edemeyeceği bir uygulamayı ağır ağır, zamana yayarak kabul ettirmek – Bakınız : Overton Penceresi)

 

 

Bu yazıyı paylaş

Yerlerinizeee !..

Bu yazıyı paylaş

 

Sürecek dedik, sürsün.

İK konuları bana biraz dar gelmeye başladı. Hürriyet İK‘da yazarken de, bilenler hatırlar, sık sık İK’nın dışına taşar, ‘konumuz insan‘ bahanesiyle aklıma geleni yazar, sorunda lafı âdet yerini bulsun için gene İK’ya bağlamaya zorlanırdım.

İzninizle burada artık ‘serbest stil‘ yüzmeye karar verdim. Bir kaç haftadır hissettiğiniz kabazetten kurtulmak için.

(Van minüt, ‘kabazet‘ diye bir kelime gerçekten var mı, Ferit Develioğlu’na bakıp geleceğim, tabii ki yok, uydurma ama güzel…)

Yüzme takımında da serbest’te iyiydim.

İkinci branşım kurbağalamaydı. Her birimizin en az 2 stilde çalışması istenirdi. Kurbağalamada da iyiydim ama, buraya pek gitmez.

YERLERİNİZEEE !..

 

 

Bu yazıyı paylaş

Yazıyon yazıyon ama, daadsız!

Bu yazıyı paylaş

 

Es kaza okuyorsanız eğer, farkına varmışsınızdır.

Birincisi, iki haftadır tek satır yazmadım. Daha doğrusu sadece ‘Yazasım yok’ demekte yetindim. Bu darbeye bile benzemeyen darbe girişimi çok keyfimi kaçırdı. Sözünü edesim, anlatasım yok. En azından şimdilik. Bakarız.

İkincisi, ve burada konu etmek istediğim, son iki haftaya kadar yazdıklarımın da zaten tadı tuzu yok.

*

Çetin Altan yazmıştı, o da Bal Mahmut’tan dinlemiş:

1.Dünya Savaşı yılları.

Romanya’yı Osmanlı askeri işgal etmiş. Genç bir Osmanlı zabiti de, emirberiyle birlikte Bükreş’teki bir eve yerlemiş. Evin sahipleri evlerini, yaşlı mı yaşlı, bir gözü şaşı, bir ayağı da aksayan emektar kadın hizmetçilerine bırakarak, kaçıp gitmişler kentten.

Genç Osmanlı zabiti, sabahları kalkınca emirberini çağırıyor:

– Mehmeeet, gel buraya!

Mehmet hemen koşuyor komutanının yanına ve hazırola geçiyor:

– Emret yüzbaşım…

– Bana çay demle…

– Emredersin yüzbaşım…

Üç gün, beş gün hep böyle… Emirber Mehmet daha sabah gün ışıldarken traşı yerinde, çakı gibi, kapıda hazır!

Derken Mehmet’te bir gevşeme başlıyor…

Ya yüzbaşının çağrısını duymuyor, ya biraz gevşek gelip, biraz gevşek geçiyor hazırola…

Genç Osmanlı zabiti, fark ediyor Mehmet’teki sarsaklığı ve bir sabah çağrısına yine geç kalan emirberine:

– Ulan Mehmet, diyor, bak doğru söyle; sen geceleri o şaşkoloz ihtiyar hizmetçi karıyı s.…yosun değil mi?

Mehmet hazırolda put gibi, gayet ciddi cevap veriyor:

– S….yon, s.…yon yüzbaşım da…

Bir an duraklıyor:

– Ama daadsız!

 

(Sürecek)

 

 

Bu yazıyı paylaş

Gazetecilik meslek midir? Meslek nedir?

Bu yazıyı paylaş

gazetecilik-suc-degil-sb

Blogdaşım Ahmet Eryılmaz, SADE YAZILAR’da üniversite / dal / meslek seçiminden söz etti, konu dejenere oldu, kendimizi ‘EŞ SEÇİMİ’ gibi son derece tehlikeli bir konuyu tartışır bulduk. (Bakınız: sadeyazilar.com)

Meslek seçimi deyince, aklıma yıllardır dilime doladığım ve meslektaşlarımı çok kızdıran bir konu geldi…

Gazetecilik meslek midir?

*

İyidir kötüdür ayrı konu, küreselleşme bir vâkıadır.

[Burada küçük bir baba mirası ‘dil yaresi’ parantezi açalım:

Vak’a (isim – k’dan sonra kesme ile söylenir) : Olay, hadise

Vâkıa (isim – ilk a uzun okunur) : Vuku’ bulmuş bir iş, gerçek.

Vâkıâ (zarf – her iki a da uzun okunur) : Gerçi, her ne kadar… 

“İyidir kötüdür ayrı konu, küreselleşme bir vakıadır” cümlesi ‘… küreselleşme diye bir gerçek vardır’ anlamına gelir.]

Annemin dedesi gazeteciymiş, ama ben tanımadım.

Babam gazeteciydi, iliklerine kadar gazeteciydi. 60 yıl boyunca. Ben de bu yüzden gazeteciliğin içine doğdum, 6-7 ay öncesine kadar da gazetecilik yaptım.

Babam bana ‘gazeteci ol’ demedi, olma da demedi, ne yazık ki ‘şu mesleği seç’ de demedi. Keşke deseydi.

Ben de zaten bu işi ‘by default’ seçtim.

Niye Türkçe söylemiyorsun, vıdı vıdı…

Başka şey yapma imkanım olmadığı, başka iş bilmediğim, daha iyi bir fırsat çıkmadığı için… Daha doğrusu, 25 yıl kadar önce, Konda Araştırma Şirketi uykuya girip açıkta kalınca, bana sunulan 3 seçenek içinde (yedek parça şirketi, sigorta şirketi, gazete) yapabileceğim bir tek gazetecilik olduğu için ‘başlangıç ayarlarına’ dönmek zorunda kaldım… Bilmem anlatabildim mi?

Bana kariyer günlerinde, eğitimlerde, üniversitede ders verirken ‘Neden gazeteciliği seçtiniz?’ diye sorduklarında ‘Mecbur kaldım, kaldırıma düştüm’ dediğimde söylemek istediğim buydu.

(‘Kaldırıma düşmek’, esprisi yaparken, gazeteciliğin Türkiye’de Turgut Özal’la başlayacak yozlaşmasını ve Recep Tayyip Erdoğan ile orospuluğa döneceğini tahmin edemezdim elbette. İktidar medyasındaki kimi gazetecilere benzettiğim için orospulardan özür diliyorum. Orospuluğun da bir haysiyeti vardır.) 

Ama babam, her zaman ‘Gazetecilik bir meslek değildir’ derdi. Gazetecilik bir pozisyondur, bir görevdir, bir iştir, ama bir ‘meslek’ değildir. Gazeteciler ne derse desin…

Bana ‘O zaman meslek nedir?’ diye sorarsanız, size cevap vermekte zorlanırım.

Zaten bu konuya, şunu söylemek için girdim:

Hele hele küreselleşen ve göçmenleşen bir dünyada…

Gene bir ‘es’ verelim. Göçmenleşmekten maksadım iki: (1) Küreselleşen dünyada artık Londra’da, Paris’te, Pekin’de, Dakar’da, Erbil’de çalışmaya hazır ve ehil olmak zorundasınız. Yeni teknolojiler de çok daha mobil olmanıza imkan sağlayarak, bu gidişatı destekliyor. (2) Her an, savaşlar, doğal afetler, ekonomik şartlar sebebiyle, şehrinizi / memleketinizi terk edip göçmek zorunda kalabilirsiniz, kimsenin güvencesi yok.

Hele hele küreselleşen ve göçmenleşen bir dünyada, diyordum, ‘her zaman ve her yerde’ geçerli bir meslek seçmekte fayda var. Nedir bu meslekler? Bilmiyorum. Ama mesela bir tıp doktoru, bir diş doktoru (diploma denkliği sorunu bir yana) dünyanın her yerinde ekmeğini kazanabilir. Bir bilgisayar programcısı da öyle. Bir otomobil tamircisi, bir tesisatçı, bir kunduracı da…

Ama bir gazeteci, hayır.

Meslek seçerken, bu yanını da düşünmek gerek.

 

Dip not: Diş doktoru İstanbul’u bırakıp bir sahil kasabasında hayatını kazanabilir. Ya bir  gazeteci? ‘Gazetecilik bir meslek değildir’ derken, argümanlarımdan biri de buydu.

 

 

Bu yazıyı paylaş

Yöneticiler uzun süre ‘nötür’ kalamaz

Bu yazıyı paylaş

 

Patafizik nedir bilirsiniz. Bilmeyenler internetten baksın lütfen, ben anlatacak kadar konuya hâkim değilim. Bu yazı için çok da önemli değil zaten.

Meşhur patafizikçilerden biri şöyle der:

Patafiziğin temel özelliği, arkasında hiçbir şey olmayan bir dış görünüşten ibaret bir dış görünüş olmasıdır.

Bu tanımı okuduğunuzda, şirket hayatında ne çok patafizikçi ile karşılaştığınızı idrak edersiniz.

Arkasında hiçbir şey olmayan bir dış görünüşten ibaret insanlar…

İçi boş ama yemesi nâdiren hoş…

Kültürsüzdürler, cahildirler, görev alanlarıyla ilgili de bilgisizdirler.

Bana isim verdirmeyin şimdi…

Patafizikçiler gibi ikiye ayrılırlar:

– Kültürsüz, cahil, görev alanlarında da bilgisiz olduğunu bilenler.

– Kültürsüz, cahil, görev alanlarında da bilgisiz olduğunu bilmeyenler.

Aralarında temel bird fark yoktur. Her iki grup da, cehaletlerini ve bilgisizliklerini bir ‘dış görünüş’ün arkasında gizlemeye çalışırlar. Dış görünüşten başka bir şey olmadığı, dekorun arkasında bir b.k olmadığı içindir ki, dış görünüşe bu kadar önem verirler.

Patafizikçilerin bir de sözde akademisi vardır:

Bilimsel ve gereksiz araştırmalar koleji”.

Gereksiz toplantılar yapıp, dişe dokunur bir şey konuşmadan ve herhangi bir sonuca varmadan dağılan bir kolej. Tıpkı gereksiz şirket toplantıları gibi.

Bu kolejin kendi gibi sözde üyelerine (eski Pers hükümdarlarından esinlenerek) Satraplar adı verilir. (Üyelikleri sözdedir ama, bunlar çok önemli aydınlardır: Raymond Queneau, Jacques Prévert, Marcel Duchamp, Boris Vian, Max Ernst, Michel Leiris, Eugère Ionesco ve Jean Dubuffet gibi.)

Bu kolejin sözde yönetmeliğine göre, satraplar ‘pozitif veya negatif hiçbir rolü olmayan, varlıkları kadar yokluklarıyla da etkisiz olan ileri gelenler’dir.

Eminim bu tanım da size tanıdık gelmiştir.

Şirketlerde de satrap tanımına uyan yönetici çoktur.

Ancak sorun, ‘Bilimsel ve gereksiz araştırmalar koleji’nden farklı olarak şirketlerin ‘ölçülebilir sonuç odaklı’ olmasıdır.

Şirketlerin başarısı veya başarısızlığı entelektüel değil, ekonomik kriterlerle ölçülür.

Varlıklarıyla olduğu kadar yokluklarıyla da etkisiz’ şirket yöneticilerinin uzun süre ‘pozitif veya negatif bir etkisi olmaması’ mümkün değildir.

Negatif olmasa bile, pozitif olmayan (elektrik ustalarının tabiriyle ‘nötür’) etki bir süre sonra ‘negatif etki’ye dönüşür.

Ve er veya geç, ‘negatif etki’ ölçülebilir sonuca yansır.

Şirketin rekabet gücü, pazar payı, verimliliği ve kârı eş zamanlı veya sıralı olarak azalır.

Bir şirkette satraplar ne kadar çok ve ne kadar yüksek mevkilerdeise, şirkete zararları o kadar hızlı ve büyük olur.

Sonra da pilot koltuğunda oturan genel satrap, günah keçisi olarak sizi kovarken bir de utanmadan “Tepe üstü giden bir uçak devraldım, burnunu yukarı kaldırmak mümkün değil” diye ağlar.

 

 

Bu yazıyı paylaş

Vasatokrasi’nin 2 kuralı

Bu yazıyı paylaş

Michel-Butor-Photo-by-Philippe-Bonan

Fransız aydını, roman ve deneme yazarı (Yeni Roman akımının öncülerinden) Michel Butor Türkiye’de pek tanınmaz.

Geçen hafta Le Monde’un kitap ilavesi için verdiği bir mülakatte; kendisinden nasıl bahsedeceğini, kitaplarını nasıl haber yapacağını bilemeyen gazeteciler için; başladığı kitabın nereye varacağını, roman mı, deneme mi, anı kitabı mı, ne olacağını asla kestiremeyen (ve kendisini yönlendiremeyen) editörler için, her zaman “bir soru işareti ve bir sorun” olduğunu söylüyor ve “Bu durum heyecan verici ama aynı zamanda zordu”, diyordu.

Karakter olarak bana çok benzeyen – daha doğrusu benim benzediğim, çünkü adam babam yaşında – Butor’un basın ve yayın dünyasıyla ilişkilerini okurken, kendi çalışan kariyerimi düşündüm.

Neden yöneticiler (gazeteciler veya idareciler) kelimenin en hafif anlamıyla benden hazzetmediler, diye.

Pek çok cevap verilebilir. Bunların çoğu benden kaynaklanıyor olabilir. Mümkündür. Hatta muhtemeldir.

Ama en az birinden eminim.

Birlikte çalıştığım (gazeteci olsun idareci olsun) yöneticilerin, işine bakışını ve iş yapış şeklini eleştirmem… daha doğrusu ‘eleştirerek baktığımı bilmek’, bu ‘kifayetsiz muhterisler’i (bakınız Hürriyet-İK, 30.11.2008) her zaman rahatsız ve huzursuz etti.

Oysa ‘vasatokrasi(bakınız Hürriyet-İK, 26.07.2009) yüksek sesle söylenmeyen bir ittifaka dayanır.

Bu gizli ittifakın kurallarından biri, “kimse ‘acaba bu iş daha iyi yapılabilir mi?’ diye iş yapış biçimini sorgulamayacak” der. Bu sayede işler, vasatların kıt bilgi ve yeteneğiyle yetinecek şekilde yürütülmeye devam eder. Kimse oyunu bozmaz, kral çıplak demez.

Bu kuralı korumanın da bir kuralı vardır: Biri çıkar da ‘Bir dakika arkadaşlar, bizim iş yapış şeklimiz acaba doğru mu? Acaba işimizi daha iyi yapmak mümkün mü?’ diye sorgulayacak olursa, bu ‘içimizdeki İrlandalı’yı derhal dışlayacaksın, tecrit edeceksin, zarar veremez hale getireceksin, olmadı yalanla, iftirayla ‘günah keçisi’ haline getireceksin, ayağını kaydıracaksan.

(Bir kere daha : İstisnalar yani iyi yöneticiler elbette vardı, ancak bu, yukarıdaki genel kaideyi bozmuyordu.)

Bu yazıyı paylaş

Balık demiş ben öldükten sonra, yemişim derin gölleri

Bu yazıyı paylaş

 

Kovulalı beri “Ne iş olsa yaparım” modundayım ya; geçenlerde bir fokus grup yöneticiliği yaptım.

Türkiye’deki sığınmacı Suriyeliler’le.

Halleri içler acısı elbet, sefalet.

Özellikle 4 Türkmen aile içimi burktu. Bir dükkanda yaşıyorlar. Sunta duvarlarla 6’şar m2’lik 4 bölüme ayrılmış, içinde 4 aile için küçük bir alaturka tuvaleti olan bir dükkan… Ve her aile, 5-6 nüfusla sığındığı  o 6 m2’lik bölmeye 700’er lira kira ödüyor.

(Ve hepsi de Allah’a şükrediyorlar, Türkiye’ye dualar ediyorlar. Kimbilir Suriye’de ne şartlarda yaşıyorlar idiyse artık…)

Nasıl geçiniyorsunuz , ne iş yapıyorsunuz? diye sordum.

Çoğu amele. İnşaatlarda günü birlik çimento çuvalı taşıyorlar, kum çekiyorlar. Yahut hammallık, indir bindir işleri.

Gündelik işi yeğliyoruz” dediler. “Aylık çalıştık mı, alacağımız birikti mi, tövbe Allah paramızı vermiyorlar…

Zaten herkese 100 lira yevmiye veriyorlarsa, bu garibana 50 lira, 25 lira veriyorlarmış.

Bir yerde çaresiz insanlar oldu mu, leş yiyici akbabalar hemen üşüşür.

Biri, bir arkadaşım ‘Sık burnunu sok mezara’ derdi, öyle sıska, çelimsiz, veremli tipli.

  • Sen de mi amelelik, hammallık yapıyorsun?
  • He, dedi, ben de inşaatta çalışıyorum ama yük kaldıramıyorum, sağlığım bozuk.
  • Peki sen ne iş yapıyorsun?
  • Çavuş. Çavuşluk yapıyorum.

Çavuşluk dediği, işçi simsarlığı. Yani kendinden daha zavallı Suriyeliler’e inşaatlarda iş bulup, üç kuruş yevmiyelerinden komisyon almak. (İşçi simsarlığı Türkiye’de kimi devasa servetlerin kaynağıdır, bilirsiniz. İstihdam bürolarının yaptığı da aslında çok farklı değil.)

Evet, bir yerde çaresiz insanlar oldu mu, leş yiyici akbabalar hemen üşüşür. Ve yamyamlık ortaya çıkar.

Liberal kapitalizmin gerçek yüzü budur.

Ve ne yazık ki, ezelden ebede, dünyanın düzeni budur.

Şöyle der Kur’anı Kerim :

“Ey Muhammed! Rabbinin rahmetini onlar mı taksim ediyorlar? Dünya hayatında onların geçimliklerini aralarında biz taksim ettik. Birbirlerine işlerini gördürsünler diye biz onların bir kısmını diğerlerinden derecelerle üstün kıldık. (…)” (Zühruf Suresi 32)

Ve , içinize bir nebze su serpecekse, şöyle:

“Kim ahiret kazancını isterse, Biz onun kazancını artırırız. Kim dünya kazancını isterse, ona da dünya kazancından veririz. Ve onun ahirette nasibi yoktur.” (Şûra Suresi 20)

 

Bu yazıyı paylaş

Kirlenmişlik hissi, tiksinti, kıskançlık

Bu yazıyı paylaş
Melencolia I
 Albrecht Dürer, Melencolia I

 

Fransız meslektaşım Jean-Paul Kauffmann 1985’te, haber yapmak için gittiği Lübnan’da İslami Cihat adlı terör örgütü tarafından kaçırıldı. 3 yıla yakın esir tutuldu. Tahmin edebileceğiniz gibi korkunç şartlarda. (Esaret arkadaşı, sosyolog Michel Seurat onun kadar şanslı değildi.  1986’da teröristlerin elinde öldü. Cesedi Fransa’ya 20 yıl sonra getirilebildi.)

Kauffmann serbest kaldıktan sonra gazeteciliğe döndü, ama asıl yazarlığa ağırlık verdi.

Bu yılın başında yayımlanan Outre Terre (Kara Ötesi ?) adlı kitabında, özgürlüğüne kavuştuktan sonra, bir tür ‘şefkatsizlik’ (inaffection) geliştirdiğini söylüyor.

Yani insanlarla daha mesafeli durduğunu, insanlara daha az sevgi ve bağlılıkla yaklaştığını söylemek istiyor. Kendine böyle bir savunma mekanizması geliştirmiş.

Bu tavrımı soğukluk olarak algılayanlar da var, diyor. Ama aslında, kötü talihe boyun eğmemek ve olumsuzluklara rağmen ayakta kalabilmek için böyle yapmam şarttı”.

Neyse, aktarmak istediğim bu değildi.

Asıl şu cümlesi:

Esaretim sırasında bir takım budalalarla yakın temas yüzünden kendimi kirlenmiş gibi hissettim…

Buradaki ‘kirlenme’ lafını yanlış anlamayın. Kauffmann cinsel saldırıya maruz kalmış falan değil.

(Bu arada hâlâ, kadınların haklı tepkisine rağmen, Türk Dil Kurumu’nun güncel Türkçe sözlüğünde kirli kelimesinin karşısında ‘aybaşı durumunda bulunan kadın’ yazıyor.)

*

Kauffmann’ın bu sözlerini okurken, duyduğum tiksintinin adını koydum. Aslında fazla felsefî kaçmasa bu hisse Sartre gibi Bulantı da denebilirdi.

Fark ettim ki, 25’i ücretli 35 yıllık çalışma hayatımda yoluma çıkan bir sürü budala ve kifayetsiz muhteris ile mesai yapmak bende benzer bir ‘kirlilik’ duygusu yaratmış.

Özellikle de yönetim kademesinde ve hatta kilit mevkilerde görev yapanlar…

İnsan evladının küçücük bile olsa çıkarı söz konusu olduğunda ne kadar küçülebildiğini, ne derece çirkinleşebildiğini görmek…

Bunlarla yıllarca aynı ofisi, aynı atmosferi paylaşmak zorunda kalmak…

Bunların bir kısmının patronlar ve tepe yöneticiler tarafından muteber addedildiğine; hatta tepe yönetici ve dahî patron mertebesine yükseldiğine çaresiz şahit olmak…

İçimi yormuş!

 

Not: Aklınıza geleni ben de düşündüm.  Ben de kendimi sorguladım. Kendi başarısızlığıma mazeret bulmak için başarılı insanları küçümseme gayreti mi? diye. Değil. Bakın 5-6 yıl önce, Hürriyet-İK’da ne yazmışım:

 

Kıskançlık

Bazen, kendi karşımda ‘şeytanın avukatı‘ oluveririm:

– Serdar, sen sakın X’i kıskanıyor olmayasın!

Yüksek sesle düşünüyorum…

(1) Meslektaşlarımı kıskanmıyorum. Çünkü bu saatten sonra, Türkiye’de, gazetecilikte gelmeyi hayal ettiğim hiçbir yer veya mevki yok. Yani ‘benden daha iyi bir yerde‘ diye haset edeceğim kimse yok, çünkü öyle bir yer yok. (Bazı görevler var ki, tabii, bu işi yapıp da ‘mundar‘ demesi kolay değil, ama bunların da bedelini ödemeye razı değilim¹.) Olsa olsa maaşlarını ve sair maddi imkanlarını kıskanmam gerekir. Bunun da manası yok, çünkü yüzlerce insanı birden kıskanmak aptallık olur.

Lise yıllarında, gene böyle şarladığım günlerden bir gün, babamın bana verdiği bir dersi unutmuyorum:

– Öyle adamların, öyle yerlere geldiğini göreceksin ki, hayret edeceksin. Buna şimdiden kendini hazırla!

Aynı şeyi, 40 yıl sonra, ben de çocuklarıma söylüyorum.

Liberal denilen günümüz toplumlarında ‘başarı‘ olarak nitelenen pek çok (hepsi değil, başarıyı tartışmasız hak eden az sayıda insanın karşısında saygıyla eğiliyorum elbet) ‘başarı‘ olarak nitelenen pek çok sonuç ve mevki, diyordum, aslında darwinizm’in bir tezahürü. Bu düzende, en iyi olan değil, şartlara en iyi uyum sağlayan olan hayatta kalıyor. Kendini en iyi pazarlayan, yaptığını en güzel yutturan, en iyi dönen, kime ağam paşam diyeceğini, kimi ezeceğini iyi bilen…

Her ne kadar, Yunus’un dediği gibi vara yoğa kakırsam da, kıskanmıyorum. Sadece bunlara, daha doğrusu bunları adam yerine koyan düzene ve sahiplerine kızıyorum, o kadar.

(2) Yapmak istemeyeceğim şeyleri yapan, olmak istemeyeceğim yerlerde olanları tabii ki kıskanmıyorum.

(3) Zaten beceremeyeceğim işleri başaranları da kıskanmıyorum. Yaptıkları işi değerlendirecek altyapya sahip değilim. Mesela Rostropovich söylendiği kadar önemli bir çellist midir, ben bilemem. Haaa, Bach’ın 1 no.lu çello süitini onun gibi çalabilmeyi istemez miydim, çok isterdim; ama, kabiliyetim olsa bile, 40 sene günde 10 saat arşe sallamaya (yani gene bedelini ödemeye) gönlüm yok.

(4) Ama yapmak istediğim ve iyi kötü yapabileceğim işleri başaranları… işte bunları kıskanıyorum. Nedir bu işler, uzun mesele. Ama buradaki ‘pozitif‘ kıskançlıktır, varsa böyle bir kavram. Bu konuda da kızgınım, bu konuda da (gene Yunus’un ‘de hep eksiklik bendedir‘ düsturu gereği) sadece ve sadece kendime kızıyorum.

Bunları İK Gazetesi‘nde niye yazdım? Teşhir yahut psikanaliz olsun diye değil.

Bu yöntemi size de salık veririm, çünkü

(1) Kendine karşı dürüst ve gerçekçi olmak başarının anahtarıdır

(2) Kıskançlıklarınız size kendinize de itiraf edemediğiniz (a) kariyer hedefleriniz ve (b) bunlara ulaşmak bedel ödemeye hazır olup olmadığınız hakkında iyi bir fikir verecektir. Bir deneyin bakın…

 

Hürriyet-İK, 16.05.2010

 

¹ Bu açıklamayı bugün, 20 Haziran 2016’da ekliyorum. Burada sözünü ettiğim Hürriyet gibi bir gazetenin Genel Yayın Yönetmenliği idi. İşin sorumluluğu ve mesaisi beni korkutmaz. Ama bu göreve getirilmek ve orada durabilmek için (patronla, Ankara ile, reklamverenle vs ilişkilerde) ‘kimliğimden ve kişiliğimden’ istenen taviz ve bedeli kabul edebilir miydim, bilmiyorum. Şükrü Baban hoca, politikaya bulaşmamak için bakanlık tekliflerini reddettiğini anlatırken, dürüstçe “Ama bana Sadaret (not: Sadrazamlık yani burada Başbakanlık) önerilmedi. Önerilseydi, hayır diyebilir miydim, bilmem…” demişti. Ben de böyle bir teklif alsaydım, gene bu kadar ‘prensip sahibi’ kalabilir miydim, bilmiyorum. Hervé Bel’in  La Nuit du Vojd’unda anlatıcı şöyle bir soru sorar : “Kıvırtamayacağımız (pazarlık edemeyeceğimiz) bir tercihe zorlanmadıkça, kim olduğumuzu nasıl bilebiliriz ?

 

 

 

Bu yazıyı paylaş

Bir büyük iş adamı tanımı denemesi

Bu yazıyı paylaş
History_EoI_Rockefeller_Oil_Money_Power_SF_still_624x352
John D. Rockefeller (1839-1937)

 

İş adamı, işi iş yapmak olan değil, para kazanmak olan adamdır.

(Ağız alışkanlığıyla iş adamı diyoruz ama, iş kadınının da tanımı aynı elbet.)

İş yapmak için iş yapana hayalperest derler, işgüzâr derler, ahmak derler, ama iş adamı demezler.

İş adamının,  en çok para kazanmayı umduğu alanda iş yapması, işin doğası gereğidir. İş adamı para neredeyse o işe yönlenen adamdır.

Tabii  ki ‘en çok para kazanmayı umduğu alan’ derken, iş zekâsı gereği, elindeki kaynakları, imkânları, şartları, rekabeti hesaba katarak ‘en çok para’ kazanmayı umduğu alan, demek istiyorum. Yoksa herkes mesela banka patronu olmayı ister. Ama ‘para bankacılıkta’ diye, babanızın tarlasını, karınızın bileziğini satıp banka kurmaya kalkarsanız batarsınız. Size iş adamı değil ya ahmak ya zavallı, hatta deli derler.

Ayrıca iş adamı, iş yapacağı alanı ve işin boyutunu belirlerken, ‘göze aldığı riski’ de hesaba katmak zorundadır.  Yoksa her iş adamı, uyuşturucu yahut silah ticareti yapardı.

Hasılı ‘kazanılacak para’ yahut ‘edilecek kâr’ tek kriter değildir ama, en önemli kriterdir.

*

Büyük iş adamına gelince, dini imanı para olan iş adamıdır.

John D. Rockefeller’in biyografisini yazan Peter Collier ile David Horowitz, bu gelmiş geçmiş en büyük iş adamı için “Ticaret hayatı onun için neredeyse dinî ibadet gibiydi” der. Gerçi çok pragmatik bir dindir ama, olsun. Gene “Hayattaki tek tutkusu işiydi” der; “İşine olan tutkusu, işten başta hiçbir tutkusu ve ilgisi olmayısı, elbette Standard Oil’u kurup dünyanın en büyük şirketi haline getirmesinde çok etkili oldu…” (¹)

Bu kolay bir iş değildir. Niyet etmekle olmaz. Her sabah uyandığınızda parayı düşüneceksiniz. 365 gün 24 saat para düşüneceksiniz. İnsanlarla ilişkilerinizde sadece parayı, kârı, menfaati düşüneceksiniz. Hatta, evleneceğiniz insanı seçerken, çocuğunuzu evlendirirken, parayı düşüneceksiniz.

Ve para; mükemmel bir baba ama asla (ve çok şükür) iş adamı olmayan babamın dediği gibi, para güzel bir kadın gibi son derece kaprislidir. Herkesin gözü onun üstündedir, herkes onu arzulamakta, herkes onun peşinden koşmaktadır. Onu elde etmek için gerçekten onu çok ama çok istemeniz, onun için her şeyi göze almanız gerekir.

*

Bu tarif etmeye çalıştığım ‘ideal’ iş adamıdır.

Ama adam olup olmadığı tartışılır.

Ruh sağlığı yerinde bir insansanız, ananız-babanız olsun, karınız-kocanız olsun, arkadaşınız olsun isteyeceğiniz bir tür değildir.

Amerikalılar’ın ‘bir avukatla bir sperm arasındaki ortak nokta nedir?’ esprisi misali (²), hem çok iyi bir iş adamı olup hem de adam gibi adam olmayı başarmak kolay değildir. (Şu kadar ki bunu başaran adam gibi adam iş adamları da çoktur elbette, sorarsanız sayabilirim. )

Hele Türkiye gibi bir memlekette.

*

Hasılı, bu şekilde tarif edince, iyi bir iş adamı attığı her adımda menfaatini düşünen ve bu çerçevede son derece akılcı (rasyonel) davranan bir insandır sanırsınız, değil mi?

Değildir işte…

Onu da bir daha sefere konuşuruz…


(Bak günah keçisini unuttuk. Siz de hatırlatmadınız. Neyse…)


(¹) The Rockefellers, an American Dynasty – Holt, Rinehart & Winston, NY 1976
(²) Cevap : “İkisinin de insan olma olasılığı milyonda birdir-miş. Bunu ben söylemiyorum, avukatlar alınmasın, ama demek ki Amerika’da mesleğin böyle kötü bir şöhreti var. New York’ta yürürken ayağın kayar da düşersen 5 avukat ‘Tazminat davası açmak isterseniz…’ diye sana kartvizit uzatır da derler ya… Ayrıca şunu da söyleyeyim ki, aynı espri gazeteciler için de yapılabilir mesela.

 

 

 

Bu yazıyı paylaş